<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3498308235400486734</id><updated>2011-07-07T22:48:45.682-07:00</updated><category term='kadıköy - ocak 2009/sayı 37'/><category term='samatya - mayıs 2008/sayı 29'/><category term='yeşilköy - eylül 2008/sayı 33'/><category term='suadiye/caddebostan - haziran 2008/sayı 30'/><category term='galata - kasım 2008/sayı 35'/><category term='göztepe - nisan 2009'/><category term='cihangir - temmuz 2008/sayı 31'/><title type='text'>BİR NOKTADAN İKİ KALEM GEÇER</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>kara kedinin golgesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>7</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3498308235400486734.post-4370026307668432478</id><published>2009-06-21T13:55:00.000-07:00</published><updated>2009-09-08T10:04:19.034-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='göztepe - nisan 2009'/><title type='text'>Göztepe</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaM3ZKhAWI/AAAAAAAAA04/FoHqyBTDhMo/s1600-h/anafoto%C4%9Fraf.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379141688216322402" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 266px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaM3ZKhAWI/AAAAAAAAA04/FoHqyBTDhMo/s400/anafoto%C4%9Fraf.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;“Dün Göztepe’nin neşeli bir alemi vardı,&lt;br /&gt;Şen kahkahanız bahçelerin koynunu sardı…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her semti ilk görüşümüz banliyö pencereleri ya da buluşma noktamız tramvay durakları olamıyor maalesef. (Karamsar bir başlangıç yaptığıma aldanmayın. İstediğini aldırmak için annesine ‘yalancıktan’ ağlayan muzır çocuk edasındayım.) Avrupa Yakası’ndan Göztepe’ye gelince ve Göztepe’de ilk hedef Oyuncak Müzesi olunca gezinin başlangıç noktası da 128 nolu otobüsün de geçtiği dolmuş caddesindeki Göztepe Benzinci oluyor. Gezimiz ve anlatacaklarımız Ceyda ile burada buluşmamızla başlıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kimilerini kokular, kimilerini görüntüler, kimilerini ise sesler peşine takıp geçmişe götürür. Bazen anneyle gidilen bir ‘çarşamba pazarı’nın dönüş yolunda o enfes ıhlamur kokusunun kışın hiç dikkat etmediğiniz ıhlamur ağacından geldiğini öğrendiğiniz anki şaşkınlığınızı, bazen yağmurlu bir akşamda evine dönme telaşında olan insan kalabalığının arasında o upuzun caddeyi ne kadar ıslak ve yalnız yürüdüğünüzü hatırlarsınız.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir tane Penguen aldım ve Şener’in ineceği otobüs durağına oturdum. Şu meşhur “Göztepe Benzinci”nin oradaki durağa. Göztepe benim eski mahallem. Taşınıp gittiğimde ağaçlarını kedilerini bile özlediğim…. O kadar çok şey hatırlatıyor ki her şey bana, ters yönü gösteren Bağdat Caddesi tabelası ev bakmak için geldiğim ilk günü mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaIlhnVemI/AAAAAAAAAzA/2zRDoSYGOdA/s1600-h/1.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379136983200528994" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaIlhnVemI/AAAAAAAAAzA/2zRDoSYGOdA/s200/1.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Şenerlerin gelmesiyle işte başlıyor gezimiz, (bir reklamın repliğinde dendiği gibi, çocuklar için çikolata benim için süt müydü?) onlar için gezi benim için gezi ötesi.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Göztepe sahilden ya da E-5’ten anlatılarak başlanılabilirdi eminim. Biz tam göbeğinden başladık gezmeye, Oyuncak Müzesi’ni ilk durağımız seçtik. Göztepe Benzinci’nin yanındaki İstasyon Cadde’sine girip sonra da ilk gördüğümüz müze tabelasından içeri kıvrıldık. Caddede yönünü şaşıran tabelalar içeride doğru bir yönlendirme ile alt geçide yönlendirdi ve tren yolunu da böylece geçerek Oyuncak Müzesi’ne vardık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şener’in dediği gibi ilk durağımız oyuncak müzesi. Başka türlüsü de olamazdı zaten. Ne güzel demiş Edip Cansever: “Gökyüzü gibi bir şey şu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor.” Biz de oyuncak deyince saklandıkları yerden çıkan çocukluklarımızın peşine takıldık. Müze tren raylarının hemen altındaki sokakta. Yani ister Göztepe Tren İstasyonu’nu geçer geçmez sol kolunuzun üzerindeki ilk sola dönüp rayların yanından yürüyün; ister bizim yaptığımız gibi, Erenköy Kız Lisesi’ni de görerek (Ki hala daha öyle mi bilmiyorum ama bir zamanların meşhur liselerindenmiş. Eski ev sahibimin dediğine göre Göztepe ve Erenköy’ün bahçeli konaklarla dolu olduğu yıllarda şu anda hayal bile edemeyeceğiniz mesafelerden bakıldığında dahi görünürmüş Erenköy Kız Lisesi.) tren raylarının altından geçen geçidi kullanın.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaJXC0I8-I/AAAAAAAAAzo/D9Y75bYUd-0/s1600-h/2.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379137833926194146" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaJXC0I8-I/AAAAAAAAAzo/D9Y75bYUd-0/s200/2.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Oyuncak Müzesi’nden geziye başlamamızın tüm gezimizi etkilediğini söyleyebilirim. Orada, aslında her zaman içimizde bir yerlerde bulunan ama kimliksizleştirip kayıp eşya bürolarının tozlu raflarına terk ettiğimiz çocukluğumuz yeniden ortaya çıktı. Biraz şaşkın, biraz haşarı bakan gözler; kocaman gamsız tebessümler… Ve tüm gezi de bu çocuksu coşkuyla devam etti. Şimdi ise kısaca müzeyi anlatmalı. Ceyda başlasın, ben devamını getireyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“… Birbirinin üstüne ters çevirerek içimdeki iskemleleri / uzaklaşırım aranızdan / çarşıda kaybolan bir çocuğun elinde soğuyan / anne sıcaklığı hızıyla...” Sunay Akın’ın bu şiiri altı yaşlarındayken Bursa çarşısının kalabalığında annem diye başka bir kadının elini tuttuğumu fark ettiğimde ne kadar korktuğumu hatırlattı bana. Ve insan kaç yaşına gelirse gelsin canı yandığında, kalbi kırıldığında, içindeki iskemleleri ters çevirmek zorunda bırakıldığında kendisine açılacak en samimi kucağın annesininki olduğunu... Çokça anneci; bazen ürkek, bazen haddinden fazla cesur; meraklı, geveze, oyuncu, nazlı, masum, ne kadar da özeller tüm çocuklar. Bu dünyanın en sevdiğim hali; çocuklu hali. Ben doktor olsaydım gülümsemeyen hastalarımın reçetesine, “Günde bir defa olsun, aç tok fark etmez, bir çocuğu gözlemleyiniz.” ya da “Göztepe’deki Sunay Akın’ın Oyuncak Müzesi’ni bir kez olsun gidiniz.” yazardım. Müzeyi nasıl anlatmalı bilmiyorum. “Göztepe’nin içinde bir müze” olarak anlatmak oradaki emeğe haksızlık olur. Çünkü Oyuncak Müzesi’nde göze çarpan ilk şey emek. Oyuncakların eski konağın odalarına dağıtılış biçimleri, her odanın bir konusunun (tren, uzay, deniz, savaş…) &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaImY8SAMI/AAAAAAAAAzQ/JsfP8z6WADc/s1600-h/3.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379136998052331714" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaImY8SAMI/AAAAAAAAAzQ/JsfP8z6WADc/s200/3.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;oluşu, oyuncakların arasına serpilmiş her biri yüz gülümseten kısa açıklamalar. Bence müzenin tuhaf bir tılsımı var, bir taraftan yaşınızı unutturuyor; içinizden “Şu camekanlar olmasa da şu helikopteri bir tur uçursam.” diye geçiriyorsunuz, bir taraftan da yaşınızın artık çocukluk denilen o dönem aralığına girmediğini fark ediyorsunuz. Yanınızdaki kişilere birbirinin benzeri cümleler kurarken buluyorsunuz kendinizi; “Aaa, teneke arabaları hatırlıyor musun, baksana!”, “Şu plastik bebeklerle ne çok oynardık, kolu bacağı bir iki kere çıksa yalama olur yerinde durmazdı. Vay be, bak hatırladım şimdi!”, “Bizim zamanımızda tek çeşit oyuncak ayı varmış, şu sepsert olan hani, seninki de maviydi demek! Belki de başka renk üretmiyorlardı, ha?”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu sorulardan daha bir sürü kurduk kendimize ve onların soru işaretlerinin kancalarıyla çocukluk ağacının dallarına takıldık uzun süre. Anladım ki farklı şehirlerden de olsak çocukluk değişmiyor, gökyüzü gibi… Ben müzeden başka bir detay daha vereyim: Zamanında Ruslar’ın Süpermen’in benzeri bir süper k&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaIm0BLBoI/AAAAAAAAAzY/gippocWpEDM/s1600-h/4.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379137005320603266" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaIm0BLBoI/AAAAAAAAAzY/gippocWpEDM/s200/4.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;arakter oyuncağı olduğunu ve bu oyuncakta S logosu yerine çekiç-orağın olduğu gördük. Hitler’in İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’yi de savaşa katabilmek için kendi halkının sempatisini toplamaya çalıştığını, bunu da Türk askeri oyuncakları yaptırarak denediğini öğrendik. Velhasıl, aslında oyuncaklar salt oyuncaklar değildir. Bir fikri empoze etmeye yararlar. Tıpkı tüm masalların, çizgi filmlerin masum olmadığı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müzeyi çocuklar gibi şen şakrak dolaştık, hele de tavan arasına ve en alt kattaki deniz altı şeklindeki tuvaletlere bayıldık. Tam bitti artık gitme zamanı derken Theo Dede’nin atölyesine girdik ve her şey yeniden başladı.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sıcacık bir yer orası. Pembe duvarları var, sanki pastadan. Mini mini sandalyeleri-masaları var, sanki mini mini çizgi karakterler yaşıyor. Ve tatlı, güler yüzlü Theo Dede’si var masasının ardından gelenleri güler yüzüyle selamlayan, sanki ak sakallı dede! Anlatmaktan ziyade siz de gezip görmeli ve Theo Dede ile konuşmalısınız. Burada tabi ki konuşulmuşu var (televizyonlardaki yemek tarifi gibi oldu.) hemen paylaşacağız sizlerle. Kendisi Avusturya’dan buraya yerleşmiş ve 17 yıldır da Nesin Vakfı’nda çalışıyormuş. Önceleri vakıf için kütüphane, dolap, yatak yapıyormuş ama belli bir zamandan sonra marangozluk alanı değişmiş. Üç yıldır müzenin bu sevimli köşesinde çocukların boyaması için ahşap hayvanlar hazırlıyormuş. Böylece Theo Dede’nin kısa özgeçmişi gibi ciddi bir konuyu ben anlatmış bulunuyorum. Çünkü onunla tatlı bir sohbet eden Ceyda’ydı ve biz ikisini keyifle dinledik. Siz, de bu keyfi Ceyda’dan dinlemelisiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaInLy1JrI/AAAAAAAAAzg/-FD-jh8PgjY/s1600-h/5.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379137011702900402" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaInLy1JrI/AAAAAAAAAzg/-FD-jh8PgjY/s200/5.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Konuşmadan duramıyorum sanırım, hele de karşımdaki kişi Theo Dede gibi biriyse. Görünce de sevmiştim ya onu, yanına gidip de konuşmaya başladığımda “Anlamıyorum bağır bağır, gönlüm 35 yaşında olsa da artık kulaklarım 85”deyiverince daha da çok sevdim. Yaşı 85’e 90’a gelmiş de olsa sanırım insanın kalbi hep arzu ettiği yaşta kalıyor ve sanki Theo Dede için o yaş ,hiç bilmediği bir ülkede yaşamaya karar verecek kadar cesur olduğu delikanlı yaşları. Minicik masalarının üzerinde boyalar, fırçalar, mini iskemleler. Canımız çekmiyor desek yalan olur. Bir ufaklık oturmuş önünde kocaman bir ahşap ördek ve önlüğü, elinde fırça gönlünce boyuyor. Theo Dede bu kadar cana yakın olmasa sormaya cesaret edebilir miydik bilmiyorum “Biz de boyayabilir miyiz?” diye. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahşap boyama yapabileceğimizi öğrenir öğrenmez biz de o minik sandalyelere oturuverdik. Beceriksizce boyamalarımız sonundaysa –ki bizden küçükler daha güzel yapıyordu- Ceyda’nın adsız, kırmızı kalpli, yeşil gözlü, mavi bir ördeği, bu gezimizin misafiri Gülce’nin Cevriye adında, yeşil tenli, renk renk çizgileri olan bir tombiş Japon balığı ve benim de Sed’at’ adında mavi ve kafasında beje yakın noktaları olan bir denizatım oldu. Ayrıca tabi ki elimizde boya kalıntıları, bunu yanında birbirimizin eline kına gibi sürdüğümüz baş harfler, yüzümüzde ağızdan kulağa koca bir gülümseme…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKNbvv4sI/AAAAAAAAAzw/NmJtPU5UXXs/s1600-h/6.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379138768331596482" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKNbvv4sI/AAAAAAAAAzw/NmJtPU5UXXs/s200/6.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Elimizde birbirinden güzide eserlerimizle Theo Dede’nin yanına gidiyoruz. Theo Dede; mavi ördeğimi, Cevriye’yi ve Sed’at’ı tek tek alıyor, onları yine ahşaptan altlıklara oturtuyor ayakta tek başlarına durabilsinler diye ve pembe etiketlerle çeviriyor dört taraflarını. Çevirirken de kendi kendine okuyor üstünde yazanları: “Oyüncek muzesi…” “Teo Dede…” “Sevrek yaptik…”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuncak Müzesi’nden keyifle çıktıktan sonra geldiğimiz yönün tersi yönde ilerledik. Müze’nin bulunduğu sokak da güzel tanzim edilmiş. Yerler kilit parke, apartmanların bahçe duvarlarında oyuncak kabartmaları var. “Bu sokakta oturanlar ne kadar da şanslı!” diyor Ceyda ve ne kadar da haklı! Sokağın sonundan sağa dönüp önce rayları görüyoruz, sonra da rayların yanından ilerliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Raylar bizi Göztepe İstasyonu’na götürüyor. İlginç yapısıyla dikkatimi çekiyor. Çukurda kalan rayların tam üstünde duran istasyon aslında bu haliyle biraz biraz metro istasyonlarını da andırmıyor değil. Tek sorunu ise yine fotoğraf çekmemize izin vermeyen güvenlik görevlileri. Onlar bizi korumakla mesulken, bizi istasyondan niye korurlar, anlayamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKNjausvI/AAAAAAAAAz4/wKyyaDNloEY/s1600-h/7.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379138770390921970" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKNjausvI/AAAAAAAAAz4/wKyyaDNloEY/s200/7.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Göztepe İstasyonu çukurda kaldığından mı bilmem bana hep çok iyi sır saklayan insanları hatırlatır. O eskiden kalma babacan havası da eklenince buna, bazen canım sıkkın olunca bir yere gidecek olmasam bile bir jeton atıp turnikelerinden geçerek rayların kenarındaki banklarında bir süre oturmak isterim.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstasyondan çıkıp sol kolumuz tarafına (başka nasıl anlatabilirim bilemedim) devam ediyoruz. Arada görünen balık pazarından geçip çıktığımız cadde yine sola dönüyoruz ve dümdüz ilerliyoruz. Bu sırada bir çocuk parkının da yanından geçiyoruz. Ama geçip gidemiyoruz bir türlü. Çünkü bu gezimizin misafiri Gülce’nin tam bir salıncak tutkunu olduğunu öğreniyoruz. O sallanıyor, bir teyze camdan mahzun mahzun bakıyor, biz öyle etrafa bakınıyoruz. Hepimizin yüzünde müzeden bize yadigar beyaz tişörtteki vişne lekesi gibi çıkmayan, çıkmasını da istemeyeceğiz, tebessüm… (Tabi ellerimizde de müzeden yadigar boyalar, baş harfler.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Göztepe’nin bu mütevazı balık pazarı ne kadar gizlenmiş gibi dursa da varlığı bile güzel bence. İstasyon Caddesi’nden yürürken balık pazarına girip arka sokağa çıkmak çok eğlenceli, tıpkı bizim yaptığımız gibi. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKN4vcDtI/AAAAAAAAA0A/0Bc-9SrT1r8/s1600-h/8.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379138776114925266" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKN4vcDtI/AAAAAAAAA0A/0Bc-9SrT1r8/s200/8.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Binaların yerleşimi ve rayların sıkıştırmasından dolayı eğri büğrü giden, bir yerde bir metre genişliğe kadar düşen bir sokaktan ilerleyerek Göztepe Parkı’na ulaşıyoruz. Her taraf cıvıl cıvıl, her tarafta piknik yapan, eğlenen insanlar. Bisiklet, scooter kullanan çocukları görünce yine bir geçmişe dönüp bu oyuncaklardan hangilerine yetişebildiğimizi düşünüyoruz. Hepimiz bisikletten öteye gidememişiz anlaşılan. Kendi adıma söylemeliyim ki scooter ve şu topuğunda teker olan ayakkabıları da merak etmiyor değilim. Ama onun için, belki ‘yaşlandık’ sözü tam da yerinde olmaz ama, yaşlandık yahu. Ve bir şeyleri yapmak için yaşlanmış olmak garip bir his. Her ne kadar içimizdeki çocuk ölmese de dışımızda bir çocuk yaşatmak güç. Zıbın giymek için geç. Ama her zaman seksek oynayanlara ya da kutu kutu penseye katılabilirim. Bu arada Gülce’nin çocukken yaptığı çamın iğne yapraklarından çam yapma deneyi de başlıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hava güzel olunca herkes biraz çocuklaşıyor galiba. Hadi biz yüzlerce (hakikaten kaç tane acaba?) oyuncak gördük de bu hale geldik, ya bu Göztepe Parkı’ndaki insanlar? Şener’in dediği gibi aslında bu saatten sonra tüm bu insanların ve bizim yaptığımız şeyin adı herhalde olsa olsa “çocuklaşmak” olur. “Çocuk olmak” için artık çok geç. Hep derler ya “Öğrenmenin yaşı yok.” diye, bense her şeyin bir yaşı olduğunu düşünenlerdenim ya da her şeyin yaşında güzel olduğunu... Bebekken öğlen uykusuna yatmak, çocukken kukalı saklambaç oynamak, üniversitede bir tam gün dersleri kırıp sevgiliyle sokak sokak dolaşmak… Ee, “Ağızdan çıkan söz, yaydan çıkan oktan sonra geri gelmeyen üçüncü şey de zamandır.” diye boşuna dememiş bilenler.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bir ara notu tam da yazının ortasına kondurmak zorunda hissediyorum. Ceyda’dan öğrendiğimize göre bu parkın üzerine bir cami inşa etmek üzerine uzun bir zaman tartışma sürmüş. Elbette cami de lazım, ama ağaçlara, çocuklara, nefes alacak bir avuç alana da kıymak olur bu. Üstelik kentin onca temel ihtiyacı dururken… Yazıya devam…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İşte tam da ‘ya havle’lik bir konu. Bir dönemlerin sıcak tartışması; Göztepe Parkı’na Cami yapılsın mı yapılmasın mı? Şener zaten söylemiş söylenmesi gerekeni, aklın yolu bir değil mi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKOYki7YI/AAAAAAAAA0I/zqVQINWfY1w/s1600-h/9.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379138784659172738" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKOYki7YI/AAAAAAAAA0I/zqVQINWfY1w/s200/9.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Parktan gerisingeri geldiğimiz yere, istasyon caddesine dönüp yürümeye devam ediyoruz. Tabi bu arada istasyonun yanı başındaki “Kastamonu Kır Pidesi İsminin Konulduğu Yer – Since 1984” ve “Pide Okulu” tabelalarına sahip dükkanı da mimliyoruz. İçeri girip konuşmasak da bu iddiayı tabelasına taşıyan insanları buraya not etmeli. Biz daha önce Ceyda tarafından bizzat denenmiş ve beğenilmiş bir pidecide mola vermeyi güzergahımıza daha uygun bulup yürümeye devam ediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Göztepe’de dört önemli noktayı bilseniz sırtınız yere gelmez. Birincisi, Göztepe Köprüsü: E-5’ten Göztepe’ye dönmek için kullanılan köprü, biz gezimize minibüs caddesinden başladığımız için köprüyü kullanmamıza lüzum kalmadı. İkincisi, Göztepe Benzinci ki gezimizin başladığı noktaydı hani. Üçüncüsü şu an üstünde bulunduğumuz Cadde; Göztepe İstasyon Caddesi ya da üzerinde bulunan camiden adını aldığı şekliyle Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi. Göztepe İstasyon Caddesi, Bağdat Caddesi’ne inen en güzel caddelerdendir demek istiyorum ama torpil mi geçmiş olurum bilemiyorum da. Çünkü bu caddeye karşı objektif olmam çok zor. Bu yolu kaç kere yürümüşümdür hatırlamıyorum bile. Geniş kaldırımları, bankları, banklarda oturan yaşlıları, onları gölgeleyen yıllanmış ağaçları ve hepsi birbirinden güzel sağlı sollu akıp giden ara sokakları.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKOif-0BI/AAAAAAAAA0Q/Dvjp0Pw2Hig/s1600-h/10.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379138787324383250" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaKOif-0BI/AAAAAAAAA0Q/Dvjp0Pw2Hig/s200/10.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Caddenin devamında İş Bankası’nın ve bir diş hastanesi’nin sahip çıktığı, restore edip şube açtığı iki ahşap konak var. Başka türlü böyle sağlıklı kalamayacağından olsa gerek, bu durumdan hoşnutuz. Bir de tabi ki Gülce ve benim para çekmemi sağladığı için de memnunuz. Neticede cüzdan kabarmasa da, en azından içine bir kağıt banknot giriverdi, babaların keselerine bin bereket!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstasyon Caddesi’nin Bağdat Caddesi’ne bağlanmasına birkaç sokak kala, İETT Göztepe Durağı’nın karşında Köşem Karadeniz Pidecisi’nde mola veriyoruz. İlk kez yediğim kapalı kıymalı pideyi rahatlıkla önerebilirim. Ceyda’nın dediği kadar varmış doğrusu, normalde yiyemeyeceğim kadar yedim. Ki bu önemlidir, çünkü ben genelde garsonların sürekli tabağını almak istediği, ancak özellikle Kad ve Ayşe ablalarımın yemeği bitirene kadar tabağın gitmesini engellediği için garsonların içinde ukte olarak kalan tabakların sahibiyimdir.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaLa5aIuNI/AAAAAAAAA0Y/f6P-eS2N1Z0/s1600-h/11.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379140099143940306" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 111px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaLa5aIuNI/AAAAAAAAA0Y/f6P-eS2N1Z0/s200/11.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şener ve Gülce’yi de sayarsam Köşem Karadeniz Pidecisi’ne epey bir müşteri kazandırmışım. Valla billa komisyon falan almıyorum. Adı gibi köşede, 3-5 masasıyla sıcacık bir yer. Bir de şu “since…” yazılarının sonundaki tarihe takıntılı biri olarak “ since 1982” olması, yani 1982’den beri hizmet veriyor olması orayı tercih etmemde rol oynayan başlıca etmenler. Tabi en önemlisi Şener’in bile neredeyse tamamını yediği pidesinin bu kadar lezzetli oluşu.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Köşem’de otururken seçimler de dahil pek çok konu konuştuk. Su şişemize ıslak mendillerimizi ve yarısı üretilmiş “çamdan çam” modelini koyarak yeni bir sanat yapıtı ürettik, gülüştük. Kalkmadan masayı da peçeteyle bir güzel sildik, en temiz müşteri ödülünü hakkettiğimize kendimizi inandırdık. Sonra da yeniden yola çıktık gül bahçesine doğru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevsimden dolayı açılmış gülleri göremedik. Güller budanmış, havanın ısınmasını bekliyordu. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaLbDwz5WI/AAAAAAAAA0g/nec-Hdi_018/s1600-h/12.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379140101923399010" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaLbDwz5WI/AAAAAAAAA0g/nec-Hdi_018/s200/12.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ortadaki havuzda yıkanan kargalar, güller açınca yüzde güller açtıracak kadar güzel olacağına inandığım bir bahçe, ve onun demirden güllerle bezeli kapısı kaldı aklımda. Tabi bir de güller açınca yeniden buraya gelmek için kendimize verdiğimiz söz… Geri kalan her şey için dinleyeceğimiz kişi; Ceyda Zeynep!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Köşem’in bir güzel yanı da caddeye yakın olması, çıkıp aşağıya doğru azıcık daha yürürseniz az önce Göztepe’nin önemli noktalarını sayarken atladığım dördüncü noktaya varırsınız; Göztepe Işıklar. Burada yayalara yeşil yanması da öyle bir uzun sürer ki sormayın. Ama bu sırada bu dört yol ağzından ne yöne gitmek istediğinize karar verebilirsiniz. Işıkları beklemeden ya da ışıkları geçtikten sonra sola dönerseniz Bağdat Caddesi sizi Bostancı’ya kadar götürür. Sağ tarafı tercih ederseniz, Fenerbahçe’ye, stadyuma kadar gidebilirsiniz. Bizim gibi tam karşıyı seçerseniz, bu güzel hava da belki de en doğrusunu yapmış olursunuz. Önce gül bahçesinin yerini öğrenirsiniz, gülleri açmamışken bile bu kadar güzelse kim bilir gülleri açınca ne kadar muhteşem olur diye düşünürsünüz. Oradan çıkıp deniz kokusunun peşine takılır sahile inersiniz. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar geldikten sonra, üstelik hava da kış ile baharın bir karışımı sıcaklığındaysa, sahile &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaLbQVjUsI/AAAAAAAAA0o/sNWJCCxZdwo/s1600-h/13.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379140105298727618" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaLbQVjUsI/AAAAAAAAA0o/sNWJCCxZdwo/s200/13.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;inmemek olmaz tabi. Biz de gül bahçesinden çıkınca gördüğümüz ilk sahile inen sokağa daldık. Aslında böylece arada saptığımız sokaklar haricinde Minibüs Caddesi ile Bağdat Caddesi’ni İstasyon Caddesi ile; burası ile sahili ise İstayon Caddesi’yle aynı paraleldeki muhtelif cadde ve sokaklarla bağlamış olduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kısmını Caddebostan gezimizde yürüdüğümüz sahilin Göztepe kısmı nerede başar nerede biter, bilmiyorum. Bilmeye de lüzum yok bence. Keyfini sürmeli, yürümeli mutlulukla, seyretmeli görünen adaları, oralara giden vapurları. Belki sadece sağdan sola saymalı Ceyda adalarının ismini bir bir.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;Çok güzel bir gün oldu. Ben, uzun zamandır geçerken uğradığım bir dostuma bugün günümün tamamını ayırmışım gibi mutluyum. Hele de soldan sağa Sedef, Büyük, Heybeli, Burgaz ve Kınalı Adalarını gördükten sonra. Geceleri ayrı gündüzleri ayrı göz kırpıyorlar insana. Hem biliyor musunuz, küçücük bir parça dahi hırs yok sokaklarında. Belli mi olur belki bir gün gideriz ve size de gösteririm.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yürüyüşün ardından Göztepe gezimizin resmi ayağı bitti. Çünkü daha önce su ıslanmayan pantolon paçası üretmeyi başaran Ceyda’nın bölümü şimdi de daha zor kıvrışan nevresimler üzerinde çalışacaklar. İş eğlenceli görünse de onu bizden erkenden ayırdı ya, hiçbir işe yaramaz yani. Onunla vedalaştığımızda biz biraz daha sahilin tadını çıkarmaya çoktan karar vermiştik. Sahilde ada isimlerini yeniden hatırladık. Kağıttan gemi yapıp denize bıraktık Sunay Akın’ın bir &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaLb-tiGcI/AAAAAAAAA0w/Stvv9BxhXIo/s1600-h/14.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5379140117747341762" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaLb-tiGcI/AAAAAAAAA0w/Stvv9BxhXIo/s200/14.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ramazan programında büyüklere çocukluklarını yaşatmak için yaptırdığı gibi. Biz isimler de verdik, adaya kadar gider mi diye de düşündük ama kopamadılar yanımızdan. O anın fotoğrafını, yani bu gezinin son karesi olacak fotoğrafı çekerken objektifimin kapağını denize düşürdüğümü de söylemeliyim. (Gülce bu durumu şöyle yazıvermiş: “…İstiyordu sanki deniz / Sunduğu manzaranın bedelini; / Ve aldı da pek eş değer olmasa da. / Bir objektif kapağı, iki kağıt gemiyle kapattık hesabımızı.”)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hoşça kal deme zamanı geldi benim için ama elveda değil kesinlikle. Umarım sizler de okurken bizim gezdiğimiz kadar zevk almışsınızdır. Almadıysanız kalkın bir de kendiniz gezin, o zaman göreceksiniz olsa olsa bütün suç bizimdir Göztepe’yi olduğu kadar güzel anlatamadığımız için. Ben Caddebostan Migros’un önünden dolmuşa binip evimin yolunu tutmadan önce, “Değişmeyen her şeyin için sağol Göztepe!” diyorum ve tanıdığım için çok mutlu olduğum bugünkü konuğumuz Gülce’ye de gezimize kattığı toz pembe renk için teşekkür ediyorum.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrası mı? Avrupa Yakası’na bir Kadıköy Vapuru ile geri dönüş ve yine en olmadık bir gezinin daha Beyoğlu’nda sıcak çikolata yudumlarken sonlanması… Keyifle başlayan, keyifle biten kocaman bir güzel gün. Gezimize katılan misafir gezerimiz Gülce’ye ben de teşekkür etmeliyim katkıları, anlattıkları ile çamdan çam yapmayı ve kağıttan gemi yapmayı öğrettiği için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğunu tavan arasından indirip şöyle bir bahçede turlamak isteyenler için ideal bir semt olan Göztepe’den de iki kalem geçti işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;İki kalemden renkli notlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırmızı Not: Kırmızı Ödülleri’nde “Basında en iyi kültür-sanat reklamı” ödülünü Oyuncak Müzesi’nin reklamı aldı. Keyifli bu çalışmayı reklam dergisi olan Kırmızı’da bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarı Not: Suadiye’den sonra bu gezimiz için de bir şarkımız var. Emel Sayın ve Modern Folk Üçlüsü’nden “Dün Göztepe’nin neşeli bir alemi vardı.” şarkısını tavsiye ediyoruz ve dinlemek isteyenler için de blog’umuzda yayınlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil Not: Bir noktadan iki kalem geçmeye başlayalı tam bir yıl olmuş! Bir yılda çeşitli nedenlerle yedi semt gezebildik. Gezilerimize yer yer misafir sanatçı olarak katılan Kad, Ceren, Özgür, Samuel ve Gülce’yle; bizi takip eden tüm okurlarımıza teşekkür ederiz. Eski(meyen) yazılarımızı Boo! arşivinde bulabileceğiniz gibi bir yılın değerlendirmesiyle birlikte blog’umuzda da bulabilirsiniz.&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3498308235400486734-4370026307668432478?l=birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/feeds/4370026307668432478/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3498308235400486734&amp;postID=4370026307668432478&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/4370026307668432478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/4370026307668432478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/2009/06/goztepe.html' title='Göztepe'/><author><name>kara kedinin golgesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SqaM3ZKhAWI/AAAAAAAAA04/FoHqyBTDhMo/s72-c/anafoto%C4%9Fraf.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3498308235400486734.post-162849315284133374</id><published>2009-04-08T12:43:00.000-07:00</published><updated>2009-04-08T13:32:53.410-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kadıköy - ocak 2009/sayı 37'/><title type='text'>Kadıköy... Ocak 2009</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0EVB5xMII/AAAAAAAAAg4/vIlURVzqJ-k/s1600-h/ana+foto%C4%9Fraf.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322415093956292738" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 217px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0EVB5xMII/AAAAAAAAAg4/vIlURVzqJ-k/s400/ana+foto%C4%9Fraf.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;Bir zamanlar, hani sadece TRT varken bir pazar programı vardı, saat iki gibi başlar akşamlara kadar sürerdi; şarkılar türküler oyunlar. Ulvi bir görevi vardı programın sıkıntısını insanlara hissettirmeden pazarı tüketmek. Zaten o bitince de “Banyonu yaptın mı, ödevlerin tamam mı, çantanı yerleştirdin mi?” ler başlardı ki hala bazen her şeyimi yanıma almış olsam da işten çıkarken bir şey mi unuttum vesvesesinin tek suçlusu onlardır bence. Celal Şahin, bu pazar programının bir parçası olmuştu. Akordeonu ile çıkardı, pek neşeliydi. Aklımda kalan tek parçasıdır “ Pazar gezmesi, badem ezmesi.”. Bu kadar gereksiz -gibi görünen- şeyi size neden anlattım? Mantıklı bir cevabım yok, sadece bugünün sonunda aklıma ilk gelenlerdi bunlar. Bugün hava soğuktu ve basiretsiz bir yağmur vardı, yağdı mı yağıyor mu yağacak mı belirsiz, kararsız. Belki de tüm bu nedenlerden bu gezimiz daha bir koşar adım oldu, daha az insanla sohbet etmek geldi içimizden, gözümüz içerlerde kaldı. Ne diyelim Kadıköy’ün kısmetinde de böyle bir kış gününde gezilip yazılmak varmış.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kadıköy’e köy diyenin, Nevşehir’e şehir diyenin…” diye söylenegeldiği gibi köye benzemeyen, neye benzediğini de kestiremediğim bu yer kışlık gezimizin yeri oldu. Dar alan, bir sürü mekan… Anlatılacak çok şeyi olan Kadıköy’ün bazı satırbaşı noktalarını işaretlemeye başlıyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sdz_Na8ySoI/AAAAAAAAAfY/rMwmi6CMZYI/s1600-h/1.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322409465682741890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 133px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sdz_Na8ySoI/AAAAAAAAAfY/rMwmi6CMZYI/s200/1.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Eski Kadıköy Postanesi’nin önünde buluştuk Şener’le. Baylan Pastanesi ve Ali Muhiddin Hacı Bekir’in karşı karşıya durduğu sokaktan yukarı doğru çıktık. İkisi de iki ayrı güzellik, içleri de dışları da yakar adamı. Hele de benim gibi pasta/tatlı konusunda eski yer merakınız varsa. Bunlarla kalsa iyi Kadıköy’ün tatlı hazinesi, az yukarda Komşu Fırın ve Beyaz Fırın ve Şekerci Cafer Erol. Şener ben sabaha kadar yazarım, gel kurtar okuyucuyu.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Ben karşının öğrencisiyim. Haliyle Kadıköy’de nerede buluşulur bilmem. Bildiğim bir tek Kadıköy’deki Beşiktaş İskelesi, o da öte yakadan beni buralara taşıdığı için. Şimdi yerinde bile olmayan bir postanenin önünde buluşmak zordu bu nedenle. Bu zorluk aşılıp Ceyda ile gezmeye &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sdz_WR0OuhI/AAAAAAAAAfg/kevkFQ1zd-k/s1600-h/2.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322409617849760274" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sdz_WR0OuhI/AAAAAAAAAfg/kevkFQ1zd-k/s200/2.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;başladığımızda daha büyük bir zorlukla karşılaştık. Hepsi de birbirinden güzel vitrinlere sahip pastacılar, şekerciler, fırınlar… İnsan hepsine girmek, hepsini yemek istiyor doğrusu. Vitrininden bakıp duran ciğerci kedisi olduk biz, hiç birine giremedik. Dışarıdan fotoğrafladık hepsini. O arada yine “Beni de çek” diyen –delimsirek- bir teyzenin yoğun baskısına maruz kaldık. Ve yine birbirimize “Deli deliyi çekiyor işte!” deyip gülüştük çoğu gezide başımıza gelen bu duruma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Nedense Kadıköy’e gezimizin yazısında deme ihtiyacı hissettim (Aslında tüm gezilerimizi ilgilendiriyor tabi bunlar..) Biz gezdiğimiz yerleri her şeyi ile dört dörtlük bilmiyoruz , bu imkansız zaten. Bunun için o yerin yerlisi olmalı insan. Biz sadece bu kadar zamansızlığın içinde kendinize zaman yaratıp bizim gibi bir gün içinde gezip keşfedebileceğiniz belki de çok yakınınızda olan içinde neler olduğundan habersiz olduğunuz yerlere daha alıcı/gezici gözle bakmanızı sağlamak.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten onun için bildik gezi yazılarının “ne yenilir, nereden gidilir” gibi başlıkları bizde yok. Onun yerine semtin sakinleriyle konuştuklarımızı yazıyoruz. Kadıköy, sakinlerini gösterecek kadar sakin bir semt olmadığından, bizim dikkatimizi çekenler de aslında buranın kökleşmiş esnafları, dükkanları. Tek tek anlatmasak da oradalar hepsi keşfetmeniz için. Samatya’nın Rokacı Hayri’si, Yeşilköy’ün Turşucu Göksel Abi’si gibiler, kocaman tabelalarda &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sdz_0TuQgFI/AAAAAAAAAfo/903-GUckwto/s1600-h/3.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322410133757657170" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 126px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sdz_0TuQgFI/AAAAAAAAAfo/903-GUckwto/s200/3.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Baylan yazsın, Mercan yazsın ne fark eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Elbet Kadıköy’ü gezmek de bir güne sığmaz. Ama farz edin ki bir gününüz var, neler kalırdı aklınızdan Kadıköy’e dair? Benim aklımda kalan Kadıköy’deki esnaf dağılımı. Burada her işin ehlini bulmak mümkün sanki. Bir yerde kokoreççiler, balıkçılar, diğer tarafta aktarlar antikacılar, çantacılar, ayakkabıcılar, kuyumcular…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İlk alışveriş merkezi bir çıkmaz sokakta farklı dükkanların yer almasıyla başlamış. Böylece sokağın açık ucundan giren çıkana kadar tüm mağazaları görmüş olurmuş. Sonrasında bu çıkmaz sokak büyümüş, L şeklini almış, sonra O olmuş, sonra sokağın üstü kapanmış, derken kat çıkılmış ve bildik alışveriş merkezi halini almış. Kadıköy de böyle, Cevahir’den farkı yok mesela. Benzer ürünleri satanlar aynı bölgede. Üstelik burada da her sokak bir başka sokağa açılıyor, insanı bu sokaklar silsilesinden çıkmamaya zorluyor. En büyük fark burada pazarlık yapılabiliyor. Küçük esnafın en güzel farklarından biri... &lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0AB1gceKI/AAAAAAAAAfw/R38XCvruNBk/s1600-h/4.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322410366164826274" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0AB1gceKI/AAAAAAAAAfw/R38XCvruNBk/s200/4.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Biz tatlıcıların güzergahından yapınca açılışı kokoreççiler ile devam ettik. Hazzetmeyeni kadar seveni de çoktur bu (kaba tabiriyle) boklu bağırsağın. Ben bazen kokusunu duyunca bile canı çekenlerden biri olarak Kadıköy’de kokoreççilerin sokağından geçerken çeyrek ekmek olsun yemeden geçmeyin derim.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bir arkadaşımın dedesi, şivesiyle “Ah bu koki bu koki, yediriyor bu koki!” dermiş kokoreç için. Arkadaşıma da sirayet etmiş olacak, ona da bu “koki” yediriyor ve biz &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0AN-gZoaI/AAAAAAAAAf4/e_S730C3xF0/s1600-h/5.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322410574738989474" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 114px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0AN-gZoaI/AAAAAAAAAf4/e_S730C3xF0/s200/5.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;tatmayı düşünmeyen arkadaşlarını da ikna için yollar arıyor. En sonunda “Çeyreğin yarısını yeyin bari!” diye çıkışmış ve öylece bakmıştım kokoreç tadına. Anladım ki iyi bir ustanın elinden güzel bir yiyecek oluyormuş kokoreç. Onun için diyorum ki; ön yargılarınızı atın, tadına bakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Çeyrek kokorecinizi yediniz, sokağın başından sola döndünüz, dümdüz gidip Boğa’dan inen yola çıktınız, bir sağ yaptınız Kuru Kahveci Mehmet Efendi’nin mis kokulu dükkanın önünden geçip balık kokusunu takip edip sağ sokağa döndünüz. Balıkçı tezgahlarından önce Yanyalı Fehmi’nin Lokantası’yla karşılaştınız. “Yanya da neresi?” diye &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0AaR3I4AI/AAAAAAAAAgA/zsq7G-J8laQ/s1600-h/6.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322410786093064194" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0AaR3I4AI/AAAAAAAAAgA/zsq7G-J8laQ/s200/6.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;düşündünüz. Daha bu yaz iki haftasını orada geçiren Ceyda kulağınıza fısıldadı; “Yanya (Ioaninna) Yunanistan’ın kuzeyinde, Arnavutluk sınırında, dağlarla çevrili, küçük ama sevimli, Osmanlı’ya dair pek çok şey bulabileceğiniz bir gölün çevresine kurulmuş Yunanlıların ‘Balık yiyecekseniz Selanik’e et yiyecekseniz Yanya’ya!’ lafınının hiç de yanlış olmadığını yediğiniz lezzetli kaburga ile anlayabileceğiniz bir yer.” “Peki Fehmi’nin Yanya’da işi ne?” derseniz, merak gezinin tuzu biberi deriz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sahi Fehmi’nin Yanya’da işi ne? Bari bana söyleseydin yahu…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0Alh1IMrI/AAAAAAAAAgI/a4KWGFRtQMY/s1600-h/8.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322410979358159538" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0Alh1IMrI/AAAAAAAAAgI/a4KWGFRtQMY/s200/8.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Daracık sokağın içinde yürüdükçe tezgahların üzerine sarkan koca koca ampullerden yayılan çıplak ışık, boy boy, renk renk ışıl ışıl balıklar, üstlerine serpilen sular, birbirine “ Hamsi beş oldu Osman Abi, sende hala yedi yazıyor hadi hamsiye geeel!” diyerek laf atan balıkçılar o sokaktan tekrar tekrar gelme hissi uyandırıyor insanda. Ara ara karşınıza çıkacak aktarları atlamayın aman, her türlü derdinizin çaresi burada; adaçayında, papatyada, zerdeçalda… &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Aktarlarda her derdin bir dermanı olmasına hayranım. Bazen acaba dedirtiveriyorlar üstelik...&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0Aw7uw7tI/AAAAAAAAAgQ/BkmVOKtQxz0/s1600-h/7.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322411175289351890" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0Aw7uw7tI/AAAAAAAAAgQ/BkmVOKtQxz0/s200/7.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; Acaba aşka ya da maddi sıkıntılara da bir dermanları var mıdır? Biz aktarlardan birine girdik ancak adam çok konuşkan çıkmadı. Zaten iki senedir bu işi yapan birinden de bu soruma doğru cevabı bulmak biraz zor olurdu sanırım. Biz de cezerye aldık sadece, damağımızın tadını bulması için. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Bundan sonrasında yazıya da bağlı kalmayın, ya ileri gidin yolla birlikte ya yukarı çıkın ya aşağı inin, hepsinde de görülmeye değer şeyler bulacaksınız. Yukarıda ikinci el eşya satan dükkanları az ilerisinde toptan çantacıları görürsünüz, ilerlerseniz sahaflar, tek cepheli eski konakların yeni sahibi çeşit çeşit kafeler çıkar karşınıza yine otantik yemekleri ile meşhur Çiya’da bu sokak üzerindedir. Sokaktan ayrılamayıp sonuna kadar giderseniz Moda’ya yaklaşırsınız. Aralardan keşfede keşfede yukarılara çıkarsanız en sonunda kendinizi şık bir caddede bulursunuz. Kadıköy’ün meşhur Bahariye Caddesi’nde. Bahariye Caddesi’ne çıkarken bilmem kaçınız dikkat eder ama bir mobilyacının önünden geçersiniz, Ermenidir ustası, ilginizi hissederse koyu ve tatlı bir sohbet kaçınılmazdır. Bir zamanlar Kadıköy’ün nasıl bir yer olduğunu belki de en iyi anlatacaklardan biridir o. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0A7n7bVkI/AAAAAAAAAgY/Mg3NsCzvezg/s1600-h/10.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322411358952314434" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0A7n7bVkI/AAAAAAAAAgY/Mg3NsCzvezg/s200/10.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Ermeni ustanın bulunduğu sokağa dönmeden önce öylesine yürüdüğümüz sokakta keşfettik Naftalin’i. “Karmakarışık Dükkan” yazıyordu tabelanın altında ve gerçekten karmakarışık bir vitrini vardı. İrili ufaklı biblolar, arılar, filler, kediler, kuklalar, pörtlek gözler ve daha neler neler… Bir sürü fotoğraf çektim duramayıp. Sonra da iki yanında bir dükkan daha gördük. Daha doğrusu yeşil kepenklerini… Portre için güzel bir arka plan olduğunu düşünüp kendimi Ceyda’nın telkinlerine teslim ettim. “Şimdi son finalden çıkmışsın, iyi geçmiş, mutlusun, ben üç deyince bana doğru dön ve bunu yansıt.” Sanırım kötü geçmiş dese bile sinirli bakamazdım gülmekten. Bir de bar önündeki yaprak şeklinde bir aynadan fotoğraf çekindik ve hala aklımızda sorudur acaba o ayna aslında bir aynalı camdı ve bizi maymun izler gibi içeriden izlediler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0BXYEJmLI/AAAAAAAAAgg/OT_fpxSLMbA/s1600-h/9.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322411835730270386" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0BXYEJmLI/AAAAAAAAAgg/OT_fpxSLMbA/s200/9.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Barın aynasındaki eğlenceden sonra sokağı dümdüz devam edip sola döndük ve nihayet Bahariye Caddesi’ndeyiz. Kadıköy’ün en büyük kilisesi olmalı bu caddenin sonundaki ancak diğer ikisi gibi bu da kapalı, içinden tramvay geçen semtlerde bundan yana pek şansımız yok galiba, ne dersin Şener?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunca gezide onlarca kilise görmemize rağmen sadece iki tanesini gezebildik. Bu büyük Rum kilisesi de kapı duvar oldu bize. Kadıköy’ün içinde Şekerci Cafer Erol’un tam karşısındaki kilisenin açık kapısını görüp orada da şansımızı denedik. Ancak görevli bizi tersledi: “Burada görülecek bi’şey yok, göremezsiniz, içeride ayin var, görülecek bi’şey yok!” Sürekli aynı şeyleri söyledi, bizi içeri almamak için elinden geleni yaptı soğuk yüzüyle. Belki “Nereden bu kilisede çalışıyorum?” diyen aşırı müslüman bir devlet memurudur bu adam, o zaman davranışı anlaşılır olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İstanbul’un ün yapmış caddelerini düşündüm Bahariye’den aşağı inerken. Bağdat’ı, İstiklal’i. Hepsinin ne kadar kendine has görüntüleri, iyi ve kötü huyları var. Bahariye’nin en iyi tarafı bence Süreyya Operası. Gitmediyseniz, görmediyseniz çok şey kaçırmaya devam ediyorsunuz.İstiklal ve Bağdat’a kıyasla Bahariye’nin eksisi ise kısa oluşu ama tam cadde biterken karşıdan gelen tramvay bu eksikliği unutmanıza yetiyor da artıyor hele durağını kaçırmanıza rağmen elinizi kaldırdığınızda duruyorsa.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El kaldırınca vatmanın tramvayı durdurup bizi de alacağını hiç ummazdım. Ama oluyormuş. Güzel de oldu doğrusu. Kadıköy’ü tam tur atmanın güzel bir yolu tramvay. Hele bir de sürekli fotoğrafının çekilmesini isteyen tatlı bir ufaklıkla karşılıklı oturunca daha bir güzel. Gerçi yapıldığı zaman böyle bir nostalji için iki buçuk milyon dolar harcanmasına zamanında oldukça tepki gösterilmiş. Bastığımız akbillerle bu tramvay kendini ne kadar sürede &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0DqHsBMEI/AAAAAAAAAgo/E9n8gyT5ip4/s1600-h/12.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322414356774858818" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0DqHsBMEI/AAAAAAAAAgo/E9n8gyT5ip4/s200/12.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;amorti eder, merak konusu. Ama bazen bunları düşünmemek, keyfini çıkarmak gerekiyor hayatın. Bazen arkadaşımın deyimiyle sol kolu omuza kadar kaldırıp sonra da sağ omuza doğru bir parabol çizmek ve bu arada da bir “amaaan” koyvermek gerekiyor. Yani her şeye rağmen Kadıköy-Moda arası ring yapan, sahili, ara sokakları geçiveren bu güzide aracı yapanlara teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kadıköy’ün en bilindik belki de en ünlü sembolü olan altı yolun ortasındaki boğa heykelinin önünde iniyoruz tramvaydan. Mart’taki belediye seçimlerinden sonra olur da başkanlık el değiştirirse boğayı ineğe mi çevirirler, inek kısmısı sokakta hele de meydanın ortasında durmaz deyip toptan mı söküp kaldırırlar diye tartışırken birden bastırıyor yağmur, sahile doğru iniyoruz koşar adım. Denize yaklaştıkça Kadıköy’ün demirbaşlarından biri de bize yaklaşıyor, Haldun Taner Tiyatrosu. Sağımızdaki Ağa Cami’nin önünden kıvrılıp karnımızı doyurmak üzere ara sokaklardan birine giriyoruz. Sıcacık &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0EG7kZneI/AAAAAAAAAgw/AFisl0l60gg/s1600-h/13.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5322414851737886178" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0EG7kZneI/AAAAAAAAAgw/AFisl0l60gg/s200/13.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;oturmuş camdan dışarı bakarken yorgun ama mutluyum. Kimi zaman alışverişe, aklımıza estiğinde kokoreç yemeye ya da sinemaya, operaya, tiyatroya diye geldiğimiz Kadıköy’e bugün bambaşka bir nedenle geldim. Şimdi tek istediğim bir tek kişinin olsun yazımızı okuduktan sonra bambaşka bir gözle bakması Kadıköy’e. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İş bu iki yazarlı metin mini bir özetidir Kadıköy’ün. Girilebilecek onca sokağın, keşfedilecek onca dükkanın olduğu bu koca semtin dilimiz döndüğünce ve vaktimiz yettiğince anlatılmış halidir. Kadıköy’ü Kadıköy yapan, insanı oraya bağlayan, tek tek anlatamadığımız dükkanları boş vakitlerde tek tek gezmeli. En azından biz öyle yapacağız. Okurlarımızın da bunu yapmasını istiyoruz. Çünkü Baylan’ın, Ali Muhiddin’in, Yanyalı’nın, hepsinin bir kere tadına bakınca Kadıköy akıllarda gerçek ruhunu bulacak, bu gezi yazısı işlevini yerine getirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bir gün İstanbul’un “marjinal” dükkanlarını da yazmaya başlarız Ceyda ile. Ama şimdilik içinden ray geçen semtlere devam! Kadıköy’den de biri italik biri düz iki kalem geçti işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Süreyya Operası’nı daha da büyülü kılan güzel fotoğrafın sahibi arkadaşımız Uğur Eren’e teşekkürler. (http://fotouur.deviantart.com)&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3498308235400486734-162849315284133374?l=birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/feeds/162849315284133374/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3498308235400486734&amp;postID=162849315284133374&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/162849315284133374'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/162849315284133374'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/2009/04/kadkoy-ocak-2009.html' title='Kadıköy... Ocak 2009'/><author><name>kara kedinin golgesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/Sd0EVB5xMII/AAAAAAAAAg4/vIlURVzqJ-k/s72-c/ana+foto%C4%9Fraf.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3498308235400486734.post-1921641196648807971</id><published>2008-12-20T13:12:00.000-08:00</published><updated>2008-12-20T14:13:17.749-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='galata - kasım 2008/sayı 35'/><title type='text'>Galata... Kasım 2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1tJT6-bKI/AAAAAAAAAYs/i9TM7rMb9KE/s1600-h/ana+foto%C4%9Fraf.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281997944709344418" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 266px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1tJT6-bKI/AAAAAAAAAYs/i9TM7rMb9KE/s400/ana+foto%C4%9Fraf.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Taksim dünyanın merkezi midir? Peki ya İstanbul’un? Herkes için ayrı bir rüyadır burası, çoğu rüyanın başlangıç noktası. Bir tepenin en ucudur, her yanında ayrı bir yol vardır denize inen… Bir ucunu, Cihangir’i anlatmıştık daha önce içinden geçen finükilerle. Artık diğer vazgeçilmez uca geldik. Tünel-Karaköy arası yüzyıllık metronun hemen üstündeki semt kapılarını açtı bize. Biz de açıyoruz bohçamızı ve anlatmaya başlıyoruz Galata gezimizi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Esas değişen Taksim olduğundan mı bilmem, onunla ilgili düşüncelerim de sürekli değişiyor. Tanıştığımız günden bu yana seneler, senelerle birlikte aklımdan da türlü şeyler geçti ona dair. Ne ayrılabilen ne birleşebilen aşıklar gibiyiz, zamana bıraktık kendimizi keyfince yaşatsın diye bizi…Hangimizin hırçınlığı uzaklaşmamıza sebep, hangimizin tanıdık dokunuşuyla yakınlaşıyoruz yeniden, orası meçhul, hep meçhul… Ama Galata’yla kırk yıldır bir yastığa baş koymuş gibiyiz; ‘kırk’ ikimize de uzak olmasına rağmen…”Aşk …dır” demeye çalıştığım zamanlarda, aşk kalbimin eriyip kaldırım kenarlarından ona doğru akmasına engel olamayışımdı. Şimdi de İstiklal’in kaldırım kenarlarından Galata’ya doğru akar gibiyim. Gezimiz çoktan başladı, üstelik ne İstiklal’in karmaşası, ne kapalı yollar, ne de kapısı açılmayan apartmanlar/sinagoglar, engel değil akışımıza/aşkımıza…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Galata gezisi için çıkış noktamız insanların Beyoğlu’na karışmadan önceki buluşma mekanları tramvay durağı oldu. Buradan tramvaya binip, İstiklal’i gözlemleyerek gidecektik Tünel’e kadar. Sadece bunu istemiştik ama gezilerimizde olan umulmadık tesadüfler daha geziye başlarken karşımıza çıktı. Askeri üniformalarla, bayraklarla tramvayı bekleyen dört kişiyle karşılaştık. Büyük bir kalabalık etraflarını kuşatmış fotoğraflarını çekiyordu. Sonra tramvay geldi, birlikte bindik ve tabi ki konuşmaya başladık. Dedelerinin Maraş’ta düşmanla savaşanlardan olduğunu öğrendik. Özellikle uzun sakallı amca samimi ve içten sorularımızı yanıtladı. (Yanındaki arkadaşlarından birinin üç yüz yıllık uykudan uyandığını söyledi ki, bu efsane doğru mudur, bilinmez. Biraz da hayatı efsanevi yönleriyle görmek gerekir belki de.) Velhasıl İstiklal Caddesi’nde bize İstiklal ruhunu yaşatan bu yüreği genç insanlara teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1k3zS-OwI/AAAAAAAAAWM/1weGvxWHF0Y/s1600-h/1.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281988847800826626" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1k3zS-OwI/AAAAAAAAAWM/1weGvxWHF0Y/s200/1.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir gün yolda giderken ‘Alaaddin’in Sihirli Lambası’na takılsaydı ayağım ve içinden çıkan cin “Aah dili olsaydı da konuşsaydı, dediğin üç nesne/yer söyle!” deseydi biri Taksim tramvay durağı olabilirdi. Dedeleri görünce Şener’le birbirimize baktık ve gülümseyerek “İşte başlıyoruz!” dedik. Hikayeleri insanlar yazsa da onları kuran hayattır aslında. O zaman belki de şöyle demek en doğrusudur “Hikayeleri, fark edenler yazar.” Ama gelin görün ki, Taksim’in her yeri hikaye! Fark edememek olsa olsa bahane!J Biz tramvay durağında fark ettiğimiz bu hikayeyle birlikte tam meydanın ortasından zamana meydan okuyarak Galata’ya süzülen tramvaydayız şimdi. Geçmişten kalma hallerimi, içerisinde az sayıda kişi için yer olması mı bilmem insana kendini özel hissettiriyor. Kafalarını camdan dışarı uzatıp kendini rüzgara bırakan yeniyetmeler gibi şen ve umursamaz yapıyor insanı!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Son durak! Yer üstündeki tramvay raylarının yerini az ilerde yer altından giden yüz yılı deviren metro sistemi alıyor. Bizse yer üstündeki hayatın ritmine ve sokakların kıvraklığına kaptırıyoruz kendimizi. Galata Mevlevihanesi tabelasının gösterdiği yöne Galip Dede Caddesi’ne giriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Geçenlerde kendi aramızda konuşurken tekrar hatırladık, 8-9 sene öncesinde Galatasaray Lisesi sanki İstiklal Caddesi’nin sınırına konulmuş heybetli bir muhafız gibiydi. Galatasaray Lisesi’nden sonra ikinci kısmına geçerdiniz İstiklal’in; daha sakin, daha kendi halinde, kimbilir belki de daha az insanla paylaştığınız için onu daha huzurlu hissederdiniz kendinizi. Bu huzur artar artar ve tünelin görünmesi ile birlikte tepe noktaya ulaşırdı. Tramvaydan inerken bunları düşündüm. Artık öyle değil. Yine de eskiden kalma bir hisle, tüneli görmek hala mutlu ediyor beni.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Caddenin hemen solunda Mevlevihane yer alıyor. (Ayrıca Divan Edebiyatı Müzesi olduğunu da belirtmeli.) Eskiden burada her ayın üçüncü Pazar günü semah yapılırdı. Mevlevihane restorasyon çalışması için kapatılınca, semah gösterileri AKM’de yapılmaya başlandı. Ancak ne &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1l511n9xI/AAAAAAAAAWc/CDNcnVFy2xE/s1600-h/2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281989982354405138" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1l511n9xI/AAAAAAAAAWc/CDNcnVFy2xE/s200/2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;yazık ki şu an ikisi de kapalı. Birinin nedenleri malum, peki ya Mevlevihane neden hala kapalı? Açıkçası söylemek gerekirse 2007 yazında gittiğimde kasım ayında açılacağı, bu yılın başında gittiğimde ise 2008 Kasım yazıyordu. Şimdi ise hiçbir şey yazmıyor, hala kapalı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gezi güzergahına karar verdiğimizde Mevlevihane’nin kapalı olabileceğinden korkmuştuk. Korktuğumuz başımıza geldi. Biz yine de bir yokladık aralık kapısını. Asma kilidin zinciri gerilinceye kadar içeri doğru açıldı kapı sonra da pat diye durdu. İki kedi geçti aralıktan. Bir iki kişi daha yokladı kapıyı biz ordayken. Duvarda asılı olan tabelaya baktım, bir zamanlar Mevlevihane’ye giriş ücreti olarak “Yerli turist 1 milyon TL, yabancı turist 2 milyon TL” yazıyordu. Nihayet komik yabancı/yerli ayrımını kaldırmışlar, müjdeler olsun!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Mevlevihane uzunca bir dönem müziğin merkeziydi. İlginç bir şekilde Galip Dede Caddesi de müzik aletleri mağazalarına ev sahipliği yapıyor. Ritimler çoğu zaman çok farklı olsa da bu caddenin yoğun, akıcı ve biraz da yorucu haline alışıyor insan. Biraz da yokuşun etkisiyle kendini Galata Kulesi’ne doğru bir çırpıda inmiş buluverebilir üstelik! Ama bizim frenlerimiz sağlam, en olmadık şeyler görmemiz için bizi bekliyor. Tıpkı bir iş yerinin dikkat çekmek için astığı baloncuk makinası gibi!&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1lCFGycWI/AAAAAAAAAWU/4F68QN9PSnc/s1600-h/3.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281989024380252514" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 120px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1lCFGycWI/AAAAAAAAAWU/4F68QN9PSnc/s200/3.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Mesleklerin isimlerinin arkasına –ler, -lar eki alıp bir araya toplandığı semtleri çok seviyorum. İstanbul’un ilk apartmanları gibi sırt sırta vermeleri hoşuma gidiyor, ayrıca bu tüketicinin işini de inanılmaz kolaylaştırıyor. Buralarda avize almak istiyorsanız Şişhane’ye, müzik aleti almak istiyorsanız Galata’ya döneceksiniz yüzünüzü. Şişhane ışıl ışıl, Galata kıpır kıpır! Yolun yokuş olması, sağlı sollu dükkan vitrinlerindeki türlü müzik aletleri, merakla çevresine bakan turistler, yol kenarlarındaki seyyar satıcılar ve annesini durdurup baloncuk makinesinden çıkan baloncukların altında fotoğrafını çektiren çocuk. Valla Şener’i bilemem ama benim makinemden tam beş baloncuklu kare çıktı. Şimdi düşünüyorum da, asıl çocuk kim!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolumuza devam edip daha önceden kulağımıza çalınan bilgiler doğrultusunda camiyi geçer geçmez sola dönüyoruz. Bir apartman arıyoruz çünkü; boğaz gören müthiş bir terası olan, ünlülerin yaşadığı tarihi bir apartman. Ama onun yerine kazara girdiğimiz sokakta Alman Lisesi ve liseye bağlı binalardan sorumlu, gönlü zengin bir güvenlik görevli ile tanışıyoruz. Muhabbeti güzel bu iyi niyetli Balıkesirli abimiz ile güzel sohbetimizi anlatmak için söz tabi ki Ceyda’nın…&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1mNVHtPwI/AAAAAAAAAWk/_klchfa8hJk/s1600-h/4.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281990317169262338" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1mNVHtPwI/AAAAAAAAAWk/_klchfa8hJk/s200/4.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yol tarif etmek de ne kadar başarısızsam sanırım tarif edilen yolu bulmakta da en az o kadar beceriksizim. Tarifin içinde cami geçince gördüğüm ilk camiden sola döndürdüm Şener’i. Sonuç? Mükemmel! Yanlışlıkla işe yarayacak bir şey icat eden mucitler gibiyiz. Gezginlikle mucitlik de aslında çok farklı değil birbirinden mevcut doğrularla yetinemiyor, onlara yeni doğrular eklemek istiyorsanız deneyeceksiniz, deneyince de yanılmak Allah’ın emri. Efendim bu yanılgımızın sonucu olarak Alman Lisesi artı ilköğretim okulu artı bu okullara ait binaların olduğu bir çıkmaz sokağı keşfettik. Kelimenin tam anlamıyla gizlemişler binaları buraya, işi olanlar ve bizim gibi şaşkınlar haricinde kimse geçmesin diye de sokağın çıkışını kapatmışlar sanki. Tabi tüm bunları öğrenmemiz okulun Balıkesirli güvenlik görevlisi ile konuşmamızla oldu. “Biz Doğan Apartmanı’nı arıyoruz diye yaklaştık.” kulübeye. “Burası değil.” diye kestirip atabilirdi ama sağ olsun öyle yapmadı. Zaten öyle güler yüzlü idi ki konuşmasak olmazdı. Nerde olduğumuzu söyledi önce, Doğan Apartmanı’nın yerini tarif etti sonra. Fotoğraf makinelerimizi görüp ne iş yaptığımızı sordu. Dergiden bahsedince, “Bir güvenlik de orda vardır içeriye sokmazlar kimseyi, zenginlerin/ünlülerin apartmanı. Dergi için ekeceğiz derseniz bir ihtimal terasına çıkıp manzarayı çekmenize izin verirler.” dedi. “Anlatıldığı kadar güzel mi manzara?” diye sorduk. buradaki birçok binanın üst katlarından manzaranın çok güzel &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1meHekvUI/AAAAAAAAAWs/pirBwZMk3Q0/s1600-h/5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281990605564853570" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1meHekvUI/AAAAAAAAAWs/pirBwZMk3Q0/s200/5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Sonra “Ama manzara da bir yere kadar!” dedi ve başladı. Sohbetin sonunda biz ona adresimizi verdik ancak ona ismini sormayı unuttuğumuzu geç fark ettik, Gaziosmanpaşa’da yaşıyorum ama mutluyum, zengin değilim ama mutluyum. Zenginlikle sevgi satın alınmıyor ki!” diyen çok içten ve çok güler yüzlü Balıkesirli Abi’ye selamlar okuyorsa! Bir insanı güler yüzle karşılamanın ve uğurlamanın ne kadar değerli olduğunu hatırlattığı için teşekkürler.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sokaktan çıkarken tabelayı işaret ediyor Ceyda. Yörük Çıkmazı… ve altındaki güzel duvar resmi; çiçek satan başı bağlı teyzeler… Bu çıkmazı keşfettiğimiz için mutluyuz fazlasıyla. Caddenin kalabalığında –bilen bilir- karakalem tablo ve ananas satıcıları ön plandadır. Tablo tamam da niye ananas? Burası da hiç uygun değil &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1mujZ14SI/AAAAAAAAAW0/ukJ1wt2MQlg/s1600-h/6.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281990887939105058" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1mujZ14SI/AAAAAAAAAW0/ukJ1wt2MQlg/s200/6.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ki yetiştirmeye… Bir gencin tezgahından soyulmuş ananas dili alıyoruz bir liraya ve soruyoruz: Neden ananas? Cevap: İlk biz getirdik de ondan. Esnaf ağızlı bir cevap oldu yani. Hem cevap veren ama hem de soruya cevap olmayan bir cevap. O cadde nasıl oldu da ananas mekanı oldu bilinmez ama bir gerçek var ki yolunuz düştüğünde bir dilim almanız tavsiye olunur. Güzelmiş bee…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu klasik bir gezi yazısı olsaydı, “Ne yenir?”in karşısına kesinlikle “Ananas” yazmalıydı, bizce! &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1nFAVOeOI/AAAAAAAAAW8/MHof3Frd4J4/s1600-h/7.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281991273661495522" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1nFAVOeOI/AAAAAAAAAW8/MHof3Frd4J4/s200/7.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Güvenlik görevlisi ağabeyimizden öğrendiğimiz apartmanın yerini buluyoruz biraz ötede. Camiyi geçer geçmez ilk sola dönüp biraz yürüyünce sağda karşımıza beliriveriyor. Heybetli ve güzel doğrusu, deyim yerindeyse ‘taş gibi’ bina. Sorunumuz güvenlik. Bizim terasa çıkmamıza izin vermiyor. Kısaca ondan bilgi alıyoruz bina hakkında, hepsi o. Sonra düşünüyoruz bir kez daha çıkmaz sokaktaki güvenlikçimizi; zenginmiş ünlüymüş hikaye, önemli olan gönül gerçekten.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1nWgGTrBI/AAAAAAAAAXE/aHAOaUL1ZT0/s1600-h/8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281991574246632466" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1nWgGTrBI/AAAAAAAAAXE/aHAOaUL1ZT0/s200/8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Güvenlik görevlisi buranın İstanbul’un ilk apartmanı olduğunu söylüyor. 128 yıllık bir apartman (belki de daha başka bir ismi olmalı bu binanın) burası. Sadece vitraylı iç kapısından içeriye bakmamıza izin var. Bu kısacık bakış bile apartmanın özel olduğuna inanmamıza yetiyor. Apartmanın olduğu sokak boyunca yürüyoruz. Dikkatimizi çeken sokaktaki tüm binaların aynı döneme ait olması ancak Doğan Apartmanı ile diğerleri arasında uçurumlar var. Birine girmek bile imkansız diğerlerine ise kimin girip çıktığı belirsiz. Parfüm ve rutubet kokusu birlikte, aynı sokakta!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bir kez daha Galip Dede Caddesi’ndeyiz. Aşağı doğru yürümeye devam ediyoruz ve sonuna geliyoruz. Caddenin devamı Yüksekkaldırım olarak geçiyor. Hemen sağınızda Galata Kulesi, görmemek imkansız! (O yana doğru giden sokağın adı ise Şahkapısı Sokağı.) Zamanında yangın kulesi olarak yapılan Galata’nın İstanbul’u görmemesi de imkansız haliyle. Biz kulenin o muazzam manzarasını anlatmak istemedik. Altındaki güzel çardaklı çay bahçesini de. Onun yerine İş Bankası’nın bulunduğu Büyük Hendek Caddesi’ne giriyoruz. Tarlabaşı’na doğru açılan bu yolun özelliği ise Neve Şalom Sinagogu’nun burada olması!&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1nk7QSpdI/AAAAAAAAAXM/CP7EjypUboE/s1600-h/9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281991822054434258" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 133px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1nk7QSpdI/AAAAAAAAAXM/CP7EjypUboE/s200/9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Galata Kulesi öyle çok şey getiriyor ki aklıma! İlk gelenlerden biri “İhsan Oktay Anar” mesela. Okumadıysanız bir kitabını okumanızı çok şiddetle tavsiye ederim zaten birini okuduğunuz an diğerlerini de okumadan duramayacağınızdan neredeyse eminim. Galata Kulesi’nin İstanbul’un her yerinden görünmesi mi böylesine cezbediyor beni yoksa Galata Kulesi’nden neredeyse İstanbul’un her yerinin görünmesi mi bilemiyorum. Ne zaman yakınından geçsem her defasında davet ediyor beni ama bugün öyle çok ziyaretçisi var ki merdivenlere kadar uzamış kuyruk. Kuyruk uzun, zamanımız ve saatlerin geri alınışıyla birlikte ışığımız az bu yüzden sadece çevresinde bir tur atıyoruz bu defa. Çevresi her zamanki gibi renkli; alttaki çay bahçesinde oturanlar, kulenin dibinde müzik yapan iki kişi onların fotoğrafını çeken bir grup turist, etraftaki yeme-içme yerlerinin sokaklara çıkarılmış masaları ve dükkanlardan yayılan müzik.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sinagogun ana kapısının olduğu dar sokaktaki neredeyse beş metrekarelik ev yemekleri yapan dükkanı da anlatmalı unutmadan. Aç olsak muhakkak bir şeyler yerdik orada. Beş metrekarenin neresine sığardık bilinmez ama nedense orada insanı çeken bir sıcaklık vardı. Yeniden caddeye çıktığımızda Galata’nın heybetli yapısı karşımıza çıkıyor yine. Size bir sır vermeliyim hemen, binaların arasında görülen bir Galata fotoğrafı görürseniz, emin olun bu caddeden çekilmiştir. Bu cadde içinden bir detay da daha önceki gezimden bana kalan bir anıdır. Caddeye açılan Portakal Sokağı girişindeki binada bir sene kadar öncesinde kırık ayna parçalarıyla yapılmış değişik bir sokak sanatı örneği vardı. Ama şimdi o ayna kırıkları da kırılmış anlaşılan. Geriye sadece tutkal izleri kalmış orada, bir de “sanat hırsızları” yazısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Neve Şalom, bu gezimizin ikinci hayal kırıklığı, maalesef. Önce sinagogun girişinin cadde üzerinde olduğunu düşünüyoruz. Kapıdaki zile basıyoruz ancak gelen olmuyor. Alıyor mu almıyor mu onu da duymuyoruz gerçi. Sonra dükkanını kapatıp gitmek üzere olan bir esnafa soruyoruz. Girişin ara sokakta olduğunu söylüyor. Sinagogun kapısında bir görevli randevumuz olup olmadığını soruyor. Güvenlik nedeniyle artık ziyaretlerin randevu ile yapıldığını söylüyor. Çok merak ediyorum ama yanlış bir şey demekten de çekiniyorum. O yüzden bu çekincemi belirterek ibadet etmeye gelenlerin de randevu alması gerekip gerekmediğini soruyorum. Cevap: Evet!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galata Kulesi’nin girişi yanında iki sokak vardır. Biz soldakinden, Camekan Sokağı’ndan aşağı inmeyi tercih ediyoruz. Sonradan anladığımıza göre gitmek istediğimiz yere bizi diğer sokak götürecekmiş. Ama olsun, bu sokak bize anlatacağımız yeni iki hikaye kazandırdı bile; pastacı ve Bereketzade Cami!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1n1no0WjI/AAAAAAAAAXU/jrleKx0LKoM/s1600-h/11.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281992108846373426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1n1no0WjI/AAAAAAAAAXU/jrleKx0LKoM/s200/11.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Acıktığımızdan desem, diyemem bu çok kıytırık bir bahane olur. Çünkü pastanenin vitrini şahane görünüyor. Kasap kedileri gibi camekanın önünde salınıyoruz. Yol sorulacaksa kesinlikle buraya sorulmalı diyor ve hemen giriyoruz içeri. Pastanenin içi de dışı da bizi yakıyor! Üç metrekarelik güvenlik kulübesinde böylesine güler yüzlü olmayı başarabiliyorken insan çikolata, kahve ve meyve kokularının arasında neden başaramaz? Girişimizle çıkışımız bir oluyor.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayallerimde pastacılar hep gülümseyen insanlardır. (Hele ki Uğur Polat’ın Çilekli Pasta filmindeki rolü) Ceyda’nın yukarda anlattığı adam tamamen bitirdi beni. Onun için en iyisi cami hakkında resmi bilgiyi verip gayri resmileri yine Ceyda’ya bırakmak. Efendim, bilindiğine göre fetih sonrası bu bölgede yapılan ilk mescitmiş burası. Kule’nin ilk dizdarı Ali Bereketzade tarafından 1453’te yaptırılmış. 1920’de ibadete kapanmış, 1948’de yıktırılmış ve 2006’da aynı temellerden yaptırılmış. Şu an pek tarihi sayılamayacak bu mescidin özelliği içinde bir kuyu, bir geçit ve on iki mezar taşı bulunması. &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1oMTE6HGI/AAAAAAAAAXc/SDJNnWY8_Is/s1600-h/12.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281992498464037986" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1oMTE6HGI/AAAAAAAAAXc/SDJNnWY8_Is/s200/12.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;Galata şehir efsanelerinin dolaştığı bir semt! Bunlardan bir tanesi tünelden giden tramvayın Galata Kulesi’nin altından geçtiği, söylentiye göre tramvay raylarının en kısa şekilde dümdüz karaköy’e inmek yerine hafifçe Galata Kulesi’ne doğru meyillenmesinin nedeni de bu. Bir diğeri de Bereketzade Cami’nin altından Galata Kulesi’ne giden bir geçit olduğu. Efsaneler mi semtten besleniyor yoksa semt mi efsanelerden kestirmek güç belki de bu bilinmezlik insanı böylesine cezbediyor.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Camiden çıkıp sağa doğru yürüdüğümüzde Galata’nın yanında girmediğimiz sokağa &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1o27xmJcI/AAAAAAAAAXs/qdHNnTwhFbU/s1600-h/14.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281993230943397314" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 116px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1o27xmJcI/AAAAAAAAAXs/qdHNnTwhFbU/s200/14.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;çıkıyoruz; Galata Kulesi Sokağı’ndayız. Aşağıya doğru kaptırıyoruz kendimizi. Yolun en dik yokuş olan kısmında sağda o yazıyı görüyoruz: Sen Piyer Kilisesi (Tam böyle değil gerçi; İtalyanca gördüğümüz yazının broşürdeki şekli bu.) Hiç zaman kaybetmeden avluda buluyoruz kendimizi. Kilise kapısı kapalı, yukarıda balkonda bir adam bize doğru bakıyor. Ben fotoğraf çekiyorum. O arada adam kapıyı açacağını söylüyor. Beklerken Ceyda bir Belçikalı turistle konuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kaç senedir buralarda dolaşıp da bu kiliseyi görmemiş olmam beni biraz utandırıyor sanırım. Belki kendimi rahatlatmak için, belki de adamakıllı cezalandırmak için bizimle birlikte kilisenin avlusunda balkondan bize geleceğini işaret eden görevliyi karısıyla birlikte bekleyen orta yaşlı turiste nerden geldiklerini soruyorum. Neden gelmek için ekim ayını seçtiklerini ve burada bir kilise olduğunu biz bilmezken onların özellikle gezmeye gelmesini de takdir ediyorum. Acaba yakınımızdaki daha neleri (insan/yer/imkan/…)pas geçiyoruz?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1odnur21I/AAAAAAAAAXk/nRmvf_fnfak/s1600-h/13.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281992796065749842" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1odnur21I/AAAAAAAAAXk/nRmvf_fnfak/s200/13.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Kilisedeki görevli sürekli farklı dillerde konuştuğundan Türkçe bilip bilmediğinden emin olamıyoruz. Sorduğumuzda yirmi beş yıldır Türkiye’de yaşadığını söylüyor. “Ben sizden daha Türküm.” diyor bir de. Türklüğü yıla vurursak yalan değil, ben 88’li olarak yirmi yıldır TC vatandaşıyım. Bu işi matematiğe vurmak tartışılır tabi… (Belirtmekte fayda var; burası gezi yazılarımız içinde anlattığımız kiliseler arasında uzun uzadıya gezebildiğimiz ve fotoğraf çekmemize izin verilen yegane yer.)&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kiliseden çıkıp yeniden sokakta ilerleyeyince kendimizi meşhur Bankalar Caddesi’nde buluyoruz. Önce sağa dönüp ilk sokaktan yukarı çıkıyoruz ve bir diğer aradığımız noktadayız: İtalyan Sinagogu. Kapıları sıkı sıkıya kapalı. Dikkatimizi çeken şey ise sinagog’un hemen arkasında görülen Sen Piyer Kilisesi’nin çan kulesi, aralarındaki tarihi surlar. Birbirlerine bu kadar yakın ve bir o kadar da uzaklar. Tıpkı inançları gibi…&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1pNVZgMOI/AAAAAAAAAX0/5xcW3N1LHFU/s1600-h/15.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281993615778787554" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1pNVZgMOI/AAAAAAAAAX0/5xcW3N1LHFU/s200/15.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İtalyan Sinagogu’nun Neve Şalom’dan farkı yok. Yine önce caddedeki kapının zilini çalıyoruz. Açan yok. Az ilerdeki dükkanın önündeki gençten adam girişin yandan olduğunu söylüyor. Yine ara sokağa giriyoruz. Buradaki kapının zilini de duyan olmuyor. Sinagog’un tam karşısındaki dükkanın sahibi randevumuz olup olmadığını soruyor. İstanbul’da sinagoga gezmek oldukça zahmetli anlayacağınız. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerisin geri Bankalar Caddesi’ne iniyoruz. Merkez Bankası ve Osmanlı Bankası binaları bizi büyülüyor. Girebilir miyiz, diye düşünürken Osmanlı Bankası Müzesi süreli sergi afişi dikkatimizi çekiyor ve giriyoruz binaya.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;Bankalar Caddesi öyle ıssız ki, havanın da kararması ile birlikte &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1pf1jf_0I/AAAAAAAAAX8/O5dkVezdyqs/s1600-h/16.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281993933648297794" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1pf1jf_0I/AAAAAAAAAX8/O5dkVezdyqs/s200/16.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;bambaşka bir hale bürünüyor etraf. Aslında şu anda Kamondo merdivenlerini arıyoruz ama Osmanlı Bankası ve Merkez Bankası’nın binaları bizi yolumuzdan alıkoyuyor. Binalar öyle heybetli ki nasıl yapmalı da tüm güzelliklerini bir kareye sığdırmalı diye kara kara düşünüyoruz. Çekim işini tamamlamış yola koyulmuşken, Osmanlı Bankası’nın zemin kat pencerelerinden görünen sergi dikkatimizi çekiyor geri dönüp gezmeye karar veriyoruz. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1p22lphSI/AAAAAAAAAYE/IwjPXlqjbq8/s1600-h/17.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281994329062737186" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1p22lphSI/AAAAAAAAAYE/IwjPXlqjbq8/s200/17.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Binanın alt katı sergiye ayrılmış. Eski para kasaları korunmuş ve içerisine çalışanların kimlik bilgileri ve fotoğraflarının bulunduğu arşivler konulmuş. Bir kasada ise Osmanlı paralarının kesilen kısımları var. Ama kesilen kısımlar o kadar büyük ki, şu anda kullandığımız paranın yarısı eder. Düşünün siz o paranın tümünü, cüzdana sığmaz! Paranın üstünde ne kadar yazık ki Constantinople yazıyor, demek ki o zamanlar artık İstanbul’un esamesi okunmuyor. Benimse o an aklımda eski bir İngiliz grubunun aykırı müzik anlayışının eseri şarkının sözleri geliyor: “İstanbul is not Costantinople!” &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Burada da tabi ki biz Ceyda-Şener ikilisi istemeden konuşacak birini buluyoruz. Bir kamyon şoförü de o an bizle geziyor! Şöyle düşünün; az önceki anlattıklarım bir futbol maçı spikerinden çıkıyor. Bu şoför amca ise olayları hem ilgili hem ilgisiz biçimde kendince yorumlayan bir futbol yorumcusu! Şimdi sözü saha kenarından durumu gözlemleyen muhabirimiz Ceyda’ya bırakıyoruz:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1qL3dtwyI/AAAAAAAAAYU/2j0qQl3gt98/s1600-h/19.JPG"&gt;&lt;em&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281994690075149090" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1qL3dtwyI/AAAAAAAAAYU/2j0qQl3gt98/s200/19.JPG" border="0" /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;Bu sergiye pek rağbet yok anlaşılan ya da burada böyle bir sergi olduğundan bir çok kişinin haberi yok. Çünkü serginin hem sunumu hem içeriği alışılmışın oldukça dışında. Sergi konusunun para olması ise birçok kişinin gelişinin belli başlı nedeni olabilir. “Ben paraya para demem para benim olmayınca!” diyorsanız arşivleri görmeye gelin. Banka personeline ait dosyalar o dönemde Osmanlı’da yaşayan insan profilini anlatan inanılmaz bir kaynak. Günümüzdeki insan profilinin ise canlı bir örneği bizimle bankayı gezen kamyon şoförü. “Şimdi bunlar mı eski paralar?” diye kesilmiş para köşelerini göstererek muhabbeti başlatıyor. Boynumuzdaki kameralardan ne iş yaptığımız sorusuna geçiyor. Ardından biz sorup kamyon şoförü olduğunu öğreniyoruz; o, müze gezmeyi seven bir kamyon şoförü. “Gittiğim her yerde gezerim.” diyor “Gezmek görmek gibisi var mı! Hele ki şu İstanbul! İstanbul’u gezmeden öte yana giden adam kalıbının hayrını görmesin” Fotoğrafların altındaki Fransızca yazıları &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1qDnEwxjI/AAAAAAAAAYM/99_GNg29wvA/s1600-h/18.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281994548236568114" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1qDnEwxjI/AAAAAAAAAYM/99_GNg29wvA/s200/18.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;gösterip ne yazdığını soruyor, Fransızca bilmediğimizi söylüyoruz ve şoför amca bomba yorumunu yapıyor “Neye yaradı o zaman sizin okumanız!” “Öyle çok okuyan var ki bu devirde…” diyor “Ben çocuklarımı bu yüzden okutmadım, memlekete zanaatkar da lazım. Tut ki şu boynundaki makine bozuldu, kaldı mı bunun dilinden anlayacak usta?” Çocuklarından biri berber diğeri oto tamircisi olan şoför amcayı dikkatle baktığı bir fotoğrafın altında bırakıp sessizce çıkıyoruz sergiden.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sağımıza Osmanlı Bankası’nı alıp Bankalar Caddesi boyunca biraz &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1qwVUJeWI/AAAAAAAAAYc/-Ff-0T3Vr7g/s1600-h/21.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281995316563376482" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1qwVUJeWI/AAAAAAAAAYc/-Ff-0T3Vr7g/s200/21.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;yürüyünce solumuzda aradığımız merdiven karşımıza çıkıyor. Birbiriyle iç içe geçmiş iki merdivenden oluşan bu güzel yapıya Kamondo Merdivenleri deniyor. 1870-80 yılları arasında yaptırılmış. Buraya bambaşka bir hava katmış doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hiç eğlenceli merdiven olur mu diyorsanız Kamondo merdivenlerini görmelisiniz. Söylenenlere göre merdivenleri İtalyan bir aile Şener’in dediği yıllar arasında çocuklarının okula daha rahat gidebilmesi için yaptırmış. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galata gezisinin sonu için o kadar çok alternatif var ki… Bankalar Caddesi boyunca yürüyüp Karaköy’e ulaşabilirsiniz. Buradan tüneli seçip Beyoğlu’na çıkabilirsiniz ya da tramvayı seçerseniz Kabataş veya Tophane gibi güzel seçeneklere sahip olabilirsiniz. Karaköy’de kalmaya karar verirseniz Galata Köprüsü vapurları, martıları, balık ekmekçileri ve kendine has coşkusuyla emrinize amade olur. Ya da hepsini bir yana bırakır bizim gibi Kamondo Merdivenleri’ni tırmanırsınız. Sonra kendinizi pastacının ve çayevinin yanından Kuledibi’ne, oradan da Galip Dede Caddesi’ne çıkmış bulursunuz. Sonrası mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek ve çay sonrası Beyoğlu ışıkları altında gezimiz bitti. Sonrasında 29 Ekim münasebetiyle havai fişekler atıldı binlerce. Ceyda köprüden o sis bulutu arasında ışıltılar altındaki İstanbul’a bakarak geçerken ben de binaların arasından hafif ışık pırıltılarını ve gürültüyü duyarak evime doğru gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yazımızın başında söylemedik ama bu günün esas özelliği 29 Ekim oluşu. Beşiktaş, Taksim ve akla gelebilecek her yer bayraklarla donatılmış! Meydana yaklaştıkça müzik sesi giderek artıyor! Ama neden biliyorum (genelde neden bilmiyorum denir ama bu defa ne yazık ki biliyorum) tüm bu şatafatlı kutlama görüntüleri bana sahtelikten başka bir şey hissettirmiyor. Daha önce bir öykümde geçen şu cümle aklıma geliyor; “Her y&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1sniLYzJI/AAAAAAAAAYk/VUpZqossDxU/s1600-h/22.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5281997364420725906" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 133px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1sniLYzJI/AAAAAAAAAYk/VUpZqossDxU/s200/22.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;aldız bir adi malzemeyi saklar ardında, unutma!” şu anda içinde bulunduğumuz duruma bakıyorum, her yerinden azar azar kemirilmeye çalışılan cumhuriyete ve sonra da kutlanıyormuş süsü verilmek için yaratılan bu yalancı atmosfere… Ama her ne olursa olsun hala bir şeylerin farkında insanların, özellikle Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlerin varolması içimi rahatlatıyor. Benim dileğim cumhuriyetimizi daha güzel günlerde ve ilelebet kutlamak.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Aklımızda bir sürü görüntü kaldı geriye ve bir sürü adını bilmediğimiz ama muhabbet etmekten hoşlandığımız karakter... Hepsine bu yazıya keyif kattıkları için teşekkürler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Galata Kulesi ve 29 Ekim Kutlamaları fotoğrafları için fotoğrafçı arkadaşımız Uğur Eren’e teşekkürler. (&lt;a href="http://fotouur.deviantart.com/"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;http://fotouur.deviantart.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;) &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3498308235400486734-1921641196648807971?l=birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/feeds/1921641196648807971/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3498308235400486734&amp;postID=1921641196648807971&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/1921641196648807971'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/1921641196648807971'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/2008/12/galata-kasm-2008.html' title='Galata... Kasım 2008'/><author><name>kara kedinin golgesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SU1tJT6-bKI/AAAAAAAAAYs/i9TM7rMb9KE/s72-c/ana+foto%C4%9Fraf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3498308235400486734.post-8019062966607402990</id><published>2008-11-24T13:01:00.000-08:00</published><updated>2008-12-01T12:39:27.974-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='yeşilköy - eylül 2008/sayı 33'/><title type='text'>Yeşilköy... Eylül 2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRKzspKS2I/AAAAAAAAAT8/NmAydorkXPg/s1600-h/ana+foto%C4%9Fraf.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274923315575278434" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 170px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRKzspKS2I/AAAAAAAAAT8/NmAydorkXPg/s320/ana+foto%C4%9Fraf.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt;-Bir ay aradan sonra yeniden karşınızda ve yollardayız. Sanmayın ki bu bir ay boyunca yollardan çok uzakta geçti zamanımız. Gezgin olmak bir huy; büyüseniz de, küçülseniz de (ki biyolojik olarak imkansız olsa da hepimiz yapıyoruz/yapmak istiyoruz zaman zaman), paranız/vaktiniz azalsa da artsa da, “aman be, bi’ çek git başımdan sen de!” diyemeyeceğiniz bir yanınız, bir yanınızda duranınız. Çikolata gibi bazen; bir kriz anında yerine başka bir şey ( un/irmik helvası, kesme/küp şeker, …)koyamadığınız…Geçen ay birbirimizden uzaktaydık Şener’le. Kendi yollarımızda yürüdük, dinlendik, anlatacaklarımızı, yazacaklarımızı biriktirdik. Yeşilköy’den yorgun mu yorgun döndükten sonra kendime sordum “Bu sıcak havada neden bu kadar uzağa gittik yav?” diye, belki de “özlemek” ve “acısını çıkarmak” isimlerinin birbirine gizliden gizliye göz kırpmasıdır nedeni.-&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşiköy adını duyunca insanın aklına havalimanı, fuar merkezi gelir hep. Uzak mesafesi, şehir otobüslerinin bu mesafeyi bir işkenceye dönüştürmesi de korkutur insanları. Belki de bu yüzden belediye otobüslerinde iki kat yoran yollarla ulaşıp “Ne var ne yok?” diye semtte gezmek yerine bu önemli iki neden için yolları düşmedikçe gelmeyi düşünmezler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRETRaXsiI/AAAAAAAAARk/vQel3MiAajk/s1600-h/1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274916161439904290" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRETRaXsiI/AAAAAAAAARk/vQel3MiAajk/s200/1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Yeşilköy, İstanbul sakinlerinin yol (özellikle E-5) fobisinin sonucu olarak az bilinen sakin semtlerinden biri. Haklılık çok büyüktür, belediye otobüsüyle oraya gitmenin sıkıcılığında, bunu kabul ediyoruz. Zaten biz de bu yüzden içinden rayların geçtiği semtleri yazıyoruz. Yeşilköy’e de E-5 kapısından değil istasyonundan giriyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yeşilköy deyince aklıma gelen uzaklarda bir yer, işiniz olmadıkça yolunuzun geçmeyeceği. “Nasıl gidilir ki? Taa neresi… Allah akıl fikir versin” diye saydıracak mesafede bir yabancı memleket. Bir sihirli kelime/cümle arıyorum, ne desem aklınızı çelerim diye. Ben okur olsaydım, hangi kelime/cümleden sonra çıkardım evden? Sanırım şu olabilir; “…ama değer!” Yalan değil, inanın değer! Otobüsle gelip şevkinizi ta başından kırmayın ama, hele de Anadolu Yakası’ndan geliyorsanız benim gibi. Kadıköy-Eminönü hattını vapurla, Eminönü-Sirkeci hattını tabanvayla, Sirkeci-Yeşilköy hattını trenle geçiniz ve bu üç hattan hangisi daha renkli lütfen düşününüz. Bu da içeceklerin üzerindeki “soğuk içiniz”e döndü, değiştiriyorum bu konuda kibar olmayacağım, düşünün!, gözünüzü/kulağınızı açabildiğiniz kadar açın! Sizi gideceğiniz yere götüren yolun tadını çıkarın! Çünkü işin güzelliği burda! Kaçmasına izin vermeyin!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STREcmToG5I/AAAAAAAAARs/XMYsNigkZj0/s1600-h/2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274916321667586962" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STREcmToG5I/AAAAAAAAARs/XMYsNigkZj0/s200/2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sirkeci Garı’nın 4 nolu peronundan kalkan banliyöye biniyoruz. Yolculuğumuz yaklaşık yarım saat sürecek. Trenden sıkıntımız yok, biraz sallanıyoruz sadece. (Tek sorun yakıcı güneşin Ceyda’ya göz açtırmaması, gözünü açabilmek için elini alnına tutup siperlik yaptığında ise dertleri derya olmuş insan gibi göstermesi.) Bir istasyonda binip diğerinde inerek trenler arası mekik dokuyan pazarlamacılarla şenleniyoruz. Beş tanesi bir liraya kalem satan kalem gibi oğlan ile çocuklar için kukla oyuncak satan amca aklımda kalanlar oldu. Çünkü özellikle ikisi sattıkları ürünlere benziyorlardı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;4 no’lu perondaki trenin kalkmasına daha varsa, benim gibi yapıp garın içindeki müzeyi gezebilirsiniz ama ara ara saatinizi kontrol edin ki tren kaçmasın. Hızlı hızlı bakılıp geçilecek cinsten değil bu müze. Her şey başlı başına bir hikaye o kadar ki daha sakin ve geniş bir zamanda tekrar uğramalı-yım-. (Uğrayıp anlatmalıyız hatta!) Öyle sıcak bir gün seçmişiz ki gezmek için, güneşten kaçış yok. Allahtan trenin yola çıkması ile birlikte, içerisi bir gösteri alanına dönüşüyor da gözünüz güneşi görmüyor.Ben her defasında ister istemez düşünüyorum. Bu pazarlamacılardan biri -ya da iyi mi, birleşip hepsi- bir parti kursa sadece barajı değil daha neleri neleri aşarlar… bu başarının! nedeni onlar mı olur yoksa biz mi?sorusunun öyle çok da uzaklarda aranmayacak cevabını bulma işini de size bırakayım… Cevabı bul-a-mayanlar mı yoksa cevabı bulup da bulduğuyla ne yapacağını bilemeyenler mi daha aciz işte onu ben de bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yeşilyurt’un hemen ardından geliyor Yeşilköy İstasyonu. Banliyönün eski usül itmeli kapılarının birinden iniyoruz. Turnikeyi geç, merdivenleri in, sağa dön, merdivenleri çık, derin bir soluk al… İşte Yeşilköy; gidilebilecek üç yön. Seçim, hiçbir yerini bilmediğimiz bir semti gezmek niyetinde olunca kendiliğinden geliveriyor. “Tek yön” yazan levha bizim de yönümüzü belirleyiveriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274916498886109426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STREm6f0KPI/AAAAAAAAAR0/NioEfuchCqA/s200/3.jpg" border="0" /&gt;Havalimanlarının, tren istasyonlarının, otobüs terminallerinin, iskelelerin heyecanlı bir yanı var, hele de vardığınız yere ilk gelişinizse. Tüm yolu birlikte geldiğiniz o kalabalık dağılmaya başladığı an içinizde bir tur atan ilkokul birinci sınıf öğrencisinin okuldaki ilk gün halleri. Yalnız değilseniz işiniz bir parça daha kolay, paslayarak topu uygun bir açıklığa çıkarabilirsiniz bizim yaptığımız gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;İstasyondan denize doğru ilerleyen bu çok geniş olmayan, bol ağaçlı, yer yer eski ahşap konakların var olduğu caddenin İstasyon Caddesi olduğunu öğreniyoruz. Caddenin tatlı sakinliğinden hoşnut iş yerlerine, esnaflara ve her an dönebileceğimiz sokaklara bakarak ilerliyoruz. Ve yine istemsizce bir eylemle araç trafiği için caddenin son bulup verilen mecburi istikamete biz de dönüyoruz. Çok güzel görünen iki katlı binaların bulunduğu Alişan Yedi Başlar Sokağı bizi sahile ulaştırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STREyP-AQ7I/AAAAAAAAAR8/IFVFXoWmmSo/s1600-h/4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274916693628437426" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STREyP-AQ7I/AAAAAAAAAR8/IFVFXoWmmSo/s200/4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Tren istasyonundan sahil tarafına çıkınca içine girdiğimiz sakinlik birazdan kaybolacak/kaybolmalı diye düşünüyorum ama yürüyoruz yürüyoruz değişen bir şey yok. Kuruyemiş satan bir dükkana girip doğru yöne gittiğimizi onaylatmak istiyoruz. Sahile doğru inmemizi tavsiye ediyorlar. Kiliselerin yerlerini tarif ediyorlar. Nedense Yeşilköy’de “Buralı mısınız?” sorusuna herkes sözleşilip de modeline karar verilmiş bir tebessümle karşılık veriyor. Bana biraz Samatya’yı anımsattı insanların bu halleri. Uzunca yıllar yaşadığı yerden kıpırdamamış, giderek birbirine benzeyen farkında olmadan belki de mevcut hallerini kontrollü bir şekilde muhafaza eden ve bu sayede zamana meydan okuyan insan halleri.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sahil küçük teknelerle dolu. Denizi yakınımda hissedemiyorum. Bu nedenle bir sahil fotoğrafı da çekemediğimi sonradan anlıyorum. Caddebostan’ın yağlı boya bir tabloyu andıran denizi ve sahilini gezip, fotoğraflayıp, 30.sayıda yazdıktan sonra burada sadece teknelerin can simitlerini fotoğraflamak… Sözü sahilden anlayan Ceyda’ya bırakmalı hemen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRE6QebxWI/AAAAAAAAASE/VScZXUf989g/s1600-h/5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274916831203411298" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRE6QebxWI/AAAAAAAAASE/VScZXUf989g/s200/5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sahile iner inmez söylediğim ilk cümle “bizim sahilimiz daha güzel!” Şimdi kendimle övünmeli miyim? Kendimden utanmalı mıyım? bilmiyorum. Sanırım giderek bir önceki paragrafta anlattığım insanlardan biri oluyorum. İçten içe hoşuma da gitmiyor değil bu, çünkü kendini bir yere ait hissedememek ne kadar yorucuysa bir yeri benimsemek de işte o kadar huzur verici. Yeşilköy’ün sahilinin üzerini de öyle bir kalemde çizip atmak haksızlık olur tabi. Sadece çok uzun ve geniş olmadığını söyleyebilirim. Bunun haricinde denizin, teknelerin, sahile çıkan dar çoğunlukla içkili restoranların bulunduğu sokakların varlığı yeter…&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahilden bakıldığında bir kilise çanı hemen görülüyor. O &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRFDejESvI/AAAAAAAAASM/2zjiWpW5Gdk/s1600-h/6.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274916989599763186" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRFDejESvI/AAAAAAAAASM/2zjiWpW5Gdk/s200/6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;yöne ulaştıracak sokağa giriyoruz. Dış cephesi çok sade olan, en üstteki üç sunakta üç heykel bulunan yapı Latin Katolik Kilisesi’dir. Dış kapıları açık olsa da iç kapı yine bize kapalı. Ancak sorun bizde, saat 12 ile 15 arası kapalıymış kilise.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilise avlusundan çıkıp sola yöneliyoruz. Cümbüş Sokak’ta yine sol tarafta bir sokak dikkatimizi çekiyor. Boydan boya restoranla dolu sokak güne yeni uyanıyor gibi. Masalar düzenleniyor, etraf sulanıyor, çalışanlarda telaşsız bir canlılık. Elimizde fotoğraf makinalarını gören biri hemen Türk yardımseverliğini gösteriyor. Amacımızın ne olduğunu ya da ne yapmak istediğimizi hiç sorgulamadan hemen yol gösteriyor. Dar kapılı bir ayazmanın varlığından böylece haberdar oluyoruz, Rum Kilisesi’nin yolunu böylece buluyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRFOFD-MlI/AAAAAAAAASU/bIZFh7As_K0/s1600-h/7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274917171737014866" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRFOFD-MlI/AAAAAAAAASU/bIZFh7As_K0/s200/7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Daha sonradan bir esnaftan öğreneceğimiz şeyi biz size şimdiden söyleyelim, Yeşilköy ağırlıklı olarak gayrimüslimlerin oturduğu bir semt ve bu kişilerin de çoğunun adalarda da evleri var. Yeşilköy’ün sokaklarının sakinliğinin bir nedeni de bu. Birbirine çok yakın mesafede bulunan ibadet yerlerini gördükçe biz de bu görüşe hak veriyoruz. Ama zamanlamamız çok kötü. Latin Katolik Kilisesi’nin ve daha sonra karşımıza çıkacak olan Rum Kilisesi’nin içini göremiyoruz maalesef. Ayazma da olmasaydı… Ben ilk kez bir ayazma görüyorum. Bana ilginç gelen kısmı içerdeki musluklar, bunun dışında yanan mumlar kiliselerde gördüğümüz tanıdık bir manzara. İçeride mum yakmış dua eden gen bir kız var. Duasını bitiriyor ve bıraktığı yerden çantasını almak için yüzünü bize dönüyor. Rahatsız edeceğim düşüncesi ile sorup sormamakta tereddüt ediyorum. Ama merakım baskın çıkıyor. Kız hızlıca, musluklardan akan suyun kutsal olduğuna inanıldığını, sırayla her muslukta ellerin ve yüzün yıkanıldığını söylüyor. Daha fazla konuşmak istemediğini söyleyip gidiyor hemen ardından.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRFkvmFleI/AAAAAAAAASc/mkCwQA1102c/s1600-h/8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274917561111516642" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRFkvmFleI/AAAAAAAAASc/mkCwQA1102c/s200/8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İyi ki gösteriyor Ayazma’yı. Yoksa bulmak imkansız gibi. Dar kapısının ardından, daracık bir merdivenle aşağıya, küçük ve alçak tavanlı bir yere iniyoruz. Bir yanında çeşmeler, diğer yanında ise dikilen mumlar var. Ceyda, burası hakkında bilgi almak için mum yakan bir kızla konuşsa da biraz hüsranla karşılaşıyor gibi. Son dikkatimizi çeken şey ise kapıya yakın duvardaki karalama oluyor: “T.H.’yi evlendir. Beni de tanrım. Hepimize iş açıklığı ver.” Amin demekten başka bir de bunu yazana bir sözüm var: Yukarıdaki için yazılı temennilere gerek yok, sözlüsü de yeter. Böyle önüne gelen yeri karalarsan sözlüyü veremediğin gibi yazılı sınavdan da kalıverirsin evladım. (Öğretmenvari oldum galiba.)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRFwNtIkKI/AAAAAAAAASk/5caRaijUPgA/s1600-h/9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274917758172696738" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRFwNtIkKI/AAAAAAAAASk/5caRaijUPgA/s200/9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ayazma’dan çıkıp Rum Kilisesi’ne vardığımızda yine bir ahşap dış kapı açılsa da hemen içindeki iç kapıyı kapalı buluyoruz. İçerinin ihtişamına parmak uçlarımızda durup pencereden bakmakla yetiniyoruz. Rum Kilise’sinin kapısıyla karşılıklı dar olan dar yoldan devam ediyoruz, ardından sağa dönerek Cümbüş Sokak’ın da bir ucunun bağlandığı Çeşme Sokak’ta ilerliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRGFnQOPuI/AAAAAAAAASs/VXZc7tOWRrQ/s1600-h/10.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274918125808008930" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRGFnQOPuI/AAAAAAAAASs/VXZc7tOWRrQ/s200/10.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İstasyon Sokak adını istasyondan aldığını bilince Çeşme Sokak’ın da sonunda gördüğümüz pek de sürpriz olmuyor. Karşımıza Osmanlı zamanında yapılmış, pek de itibar görmeyen bir çeşme ve arkasına dikilmiş bir cami çıkıyor. Çeşmenin köşesinde bir kadın elimizdeki fotoğraf makinalarını görünce laf atıyor bize: “Ne çekiyonuz, beni de çekin” diye. İnsanların gönüllerini hoş etmek için fotoğraf çekmek elinde dijital makine olan bana düşüyor ve yanında çocuklarının delişmen hareketleriyle art arda fotoğraflıyorum kadını. Artık Çeşme Sokak’ın devamı gibi duran Çekmece Caddesi’ndeyiz. (Bu caddenin sonunda da bir çekmece mi göreceğiz acaba?) Caddenin başında, caminin hemen arkasında Rum İlkokulu’nu görüyoruz. İşlemeli kapısına bakıp geçiyoruz 1905’te kurulan bu yapının.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRGV85i3lI/AAAAAAAAAS0/4qBMy-TbXWo/s1600-h/11.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274918406496378450" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRGV85i3lI/AAAAAAAAAS0/4qBMy-TbXWo/s200/11.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Dijital makine almamın zamanın geldiğini bir kere daha anladım. Ama şu homosapiensler anlaşılması ne kadar zor canlılar! Kimi fellik fellik kaçar fotoğrafını çektirmemek için, kimi de hiçbir zaman eline geçmeyecek fotoğrafını çektirmek için pervane olur çevrenizde. Bazen de fotoğrafçı denilen homosapiens başını belaya sokma pahasına olmadık bir şeyin fotoğrafını çekmeye niyetlenir. Bu tip fotoğrafçılara örnek olarak, Çekmece Caddesi’nin sonunda, arabanın radyatörüne pet şişeden su döken kadın ve yanında durarak kadına nasıl bir katkı sağladığı anlaşılamayan adamın fotoğrafını çekmek için objektif dahi değiştiren Şener Soysal verilebilir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Caddede biraz daha ilerledikten sonra yine içimizdeki ses bize ufaktan yol gösteriyor, “sağa dönün” diyor. Sağdaki sokakta ilerlerken de bir lokanta önünde bu gezimizde bize katılan Özgür Demirel’in içindeki gurme sesleniveriyor. Ve bir anda, adına bile doğru dürüst bakmadan giriveriyoruz bir restorana. Girişte bir mücevherat bölümü var. Oldukça dolanarak cam kenarına geçiyoruz, masa numaramız 407. Her tarafta ahşap ve ağaç masalar var, duvarlarda ünlülerin fotoğrafları. Güzel dürümlerimizi yiyoruz afiyetle. Çıkarken dürümcü reklamlı ve kenarında ufak bir termometresi olan eşantiyon magnetlerden alıyoruz. Bir de dürümcünün broşürünü tabi… Ve broşürdeki amcanın kim olduğunu sokaktan hararetli tartışmamıza katılan amca sayesinde öğreniyoruz. “Mahallenin Muhtarları’ndaki kasap o!” Dürümcü Baba’nın sahibi işte o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRGk3mGqrI/AAAAAAAAAS8/UFXMbbKspGM/s1600-h/12.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274918662770698930" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRGk3mGqrI/AAAAAAAAAS8/UFXMbbKspGM/s200/12.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;“Dürümcü Baba” en meşhur on dürümcüden biriymiş. Nerden bilirdik? Nasıl tahmin ederdik? Büyük ihtimalle önünden geçer giderdik, yanımızda Özgür olmasaydı. Gurmelik apayrı bir vasıf galiba, yemekle çok işi olmayan benim gibi biri için çook uzak bir mecra ama takdir etmedim Özgür’ü desem yalan olur. Belki yazının bu kısmında Özgür’e bağlanıp yemek ve mekan hakkındaki görüşlerini almamız daha uygun olurdu ama ben en azından şunu söyleyeyim sadece mekanı görmek için bile gidilebilir Dürümcü Baba’ya.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karnımız tok sokakta yol almaya devam edip bu sokağın da ucunu ana caddeye, İstasyon Caddesi’ne bağlıyoruz. Yönümüzü istasyon yapıp geldiğimiz yoldan gerisingeri ilerliyoruz. Ve yine Özgür’ün içindeki gurme solda köşe başındaki bir büfeyi işaret ediyor: Turşucu Göksel.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;Köşe başında bir büfe var ama o sadece bir büfe değil. O bir büfe tipi gurme, her yanına Yeşilköy’ün tüm meşhur yeme yerlerinin isimleri asılmış. Bunlardan dikkatimizi çeken biri “Meşhur Kokoreçci Konyalı Ahmet Usta” bir diğeri de “Turşucu Göksel”.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büfedeki genç delikanlıya turşu suyu soruyor Özgür. O ise turşunun olmadığını söylüyor. Şaşkın bakıyoruz; bir tabelaya, bir adama. Sonunda Göksel Abi’nin yüz metre aşağıya taşındığını, artık dükkan açtığını söylüyor. Dediği gibi sokağı takip edip gidiyoruz. Köşe başındaki dükkanın vitrinini görüyoruz ilkin. Turşu yemeyen beni bile bu renk cümbüşü hayran bırakıyor. Özgür turşu suyunu içerken biz de Turşucu Göksel ile konuşuyoruz. Biz ona kendimizden bahsediyoruz, o da bize oynadığı dizileri, ününü ve 26 yıllık turşuculuğunu. Göksel’in evlere servis turşu yolladığını da görüyoruz bu arada. Yanında çalışana paketi verip yolluyor: “Madam teyzene götür gel bunu!” Yine Yeşilköy’ün bu kadar sakin olmasının sebebinin de pek çok semt sakininin Ada’dan dönmediğinden kaynaklandığını söylüyor. Genelde o söylüyor, anlatıyor zaten. Yine de sormak isterdim bu soruyu, Neşeli Günler filmindeki o meşhur ikilemi: Turşu suyunun iyisi sirkeden mi yoksa limondan mı yapılır? Hala meraktayım.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRHfSz2ZoI/AAAAAAAAATE/U42dEmPMpUo/s1600-h/13.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274919666508523138" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRHfSz2ZoI/AAAAAAAAATE/U42dEmPMpUo/s200/13.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Turşucu Göksel Abi Özgür’ün içtiği turşu suyunun parasını, “Bu da bizden olsun” diyerek almayacak kadar ince, en iyi yeşil yaprakların Tokat’tan mı Manisa’dan mı geldiğini yapraklar üzerinden detaylı izah edecek kadar senelerin turşucusu, “Bu tarafın vitrinini çekseniz daha güzel çıkar” deyip vitrin camının önündeki perdeyi yerinden kaldıracak kadar iyi niyetli ve ayrılırken “Hadi gençler, dilerim her şey gönlünüzce olsun.” diyecek kadar samimi. Biz de seninle tanıştığımız için mutluyuz Turşucu Göksel Abi. Sağolasın.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar dönüş yolundayız. İstasyonun alt geçidinden geçiyoruz. Karşımızdaki geniş alanda uçaklar var. Havalimanında değiliz, Havacılık Müzesi’ndeyiz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRKPftnRbI/AAAAAAAAAT0/AQI4ARRNltY/s1600-h/14.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274922693629003186" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 187px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRKPftnRbI/AAAAAAAAAT0/AQI4ARRNltY/s200/14.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Müzenin girişinde sağ baştan havacılığın önemli isimlerinin büstlerini selamlayarak ana binaya giriyoruz. Müzenin kapalı kısmının giriş holündeki flamalar ilgimi çekiyor hemen. Üzerlerindeki şekiller oldukça renkli ve süper kahraman edası yaratıyor. Arı, korsan, kaplan ve tanımlanılamayacak, görülmesi gereken onun üzerinde flama. Soldan devam ediyoruz müzeye. Hazerfen’in uçuşunu gösteren makete eğlenceyle bakıyoruz. Duvarlardaki ilk uçuştan hava kuvvetlerimizin başarılı askeri görevlerine kadar pek çok şeyi görüyoruz. Hepsi de oldukça güzel tasarlanmış üstelik, tasarımı gayet başarılı. Sadece bir şey dikkatimi çekiyor; fotoğraflar ve açıklamaların eşlemeleri renkli dairelerle sağlanmış. Ama, diyorum Ceyda’ya: Renk körleri ne yapacak?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Havacılık müzesindeyken ve şimdi Şener’in yazdıklarını okurken“keşke” dedim “Müze gezmek bankamatikten para çekmek gibi bir şey olsaydı, sık sık ihtiyaç duyduğumuz.” Müze o kadar güzel tasarlanmış ki, havacılık konusunda uzman olmasam da bir uzman gelip görse “şu da eksik” diyeceği hiçbir şey yok sanki. Şimdiye kadar gelip görmediğim için utandım. Bu yazıyı kaç kişi okuyacak kaç kişi bu kısmına kadar okuyacak bilmiyorum ama birileri bunları okuduktan sonra bir hafta sonu planına alırsa bu müzeyi çok mutlu olacağım.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRIgQQ0BZI/AAAAAAAAATM/qCR5iYueKU8/s1600-h/15.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274920782516192658" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 134px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRIgQQ0BZI/AAAAAAAAATM/qCR5iYueKU8/s200/15.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu alanın devamında bir hangara giriyoruz. Yine farklı yıllardan uçaklar var. Bir savaş uçağının kabinini de görüyoruz burada. Onca düğmeyi görüp şaşırıyoruz. Bizim görünce şaşırdığımız düğmeleri kullanırken pilotlar nasıl şaşırmıyor, şaşıyorum doğrusu. Bu kısmın devamı ise bombaların bulunduğu bölüme açılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Benim dikkatimi en çok uçak motorları çekiyor, oldukça büyük ve karmaşık görünüyorlar. Savaş uçağının kokpiti ise gece rüyanıza girse terler inde uyanmanıza neden olabilir, Allah kullananın yardımcısı olsun. Bu arada birlikte müze gezen iki yazan olarak teknik nedenini bilemesek de bir bombaya “maksat” adının verilmiş olması bizi epey konuşturdu. Biz gördük ki hayal gücünüz sağlamsa her nerde olursanız olun,yaptığınız işten keyif almanız kaçınılmaz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRIyzZGSaI/AAAAAAAAATU/uj_P3WsW-kI/s1600-h/16.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274921101183830434" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRIyzZGSaI/AAAAAAAAATU/uj_P3WsW-kI/s200/16.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Önemli pilotlarımızın kişisel eşyalarının bulunduğu bölüm yine şaşırtıyor bizi. Giydikleri tulumlar, eldivenler, gözlükler çok farklı. Günümüzde filmlerden izleyip bildiğimiz o nitelikli araçlardan çok çok uzak hepsi. Buna rağmen nice başarılara imza atmış olmaları hayranlık uyandırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müzenin en etkileyici kısmı belki de burası. İnsan her bir pilota ait kişisel eşyaları önünde dakikalarca durup incelemek istiyor belki de o kişiye saygısını bu şekilde ifade etmek istiyor. Çünkü müzenin başından buraya kadar olan kısım gösteriyor ki yaptıkları, başardıkları, cesaretleri hayranlık uyandırıcı.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRJVRvIZ-I/AAAAAAAAATc/0Ofe1ow_jc8/s1600-h/17.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274921693444859874" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 133px; CURSOR: hand; HEIGHT: 200px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRJVRvIZ-I/AAAAAAAAATc/0Ofe1ow_jc8/s200/17.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Sürekli pirinç bir levhanın üzerindeki plastik çıkartma el işaretinin gösterdiği yöne giderek bir odadan diğerine geçiyoruz böylece. Son odanın bir duvarı şehitlerimize ayrılmış. İsimleri plakalarda yazıyor. Diğer duvarları ise vitrin şeklinde. İlk pilotlarımızın giydiği kıyafetlerden şu an kullanılan modern kıyafetlere kadar hepsi vitrin mankenleri üzerinde sergileniyor. Doğrusu kıyafetler kadar vitrin mankenlerinin tiplerindeki değişiklik de düşündürdü beni. Hava Harp Akademisi’nin ilk afişi ile son afişi de aynı yerde insanı havacı olmak için çağırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(foto18)Müzenin kapalı kısmı böylece bitiyor. Açık alanda ise pek çok uçak ve helikopter bulunuyor. Kapalı kısmın getirdiği yorgunlukla gezmemenizi, kafeteryada bizim gibi biraz soluklanmanızı öneriyorum. Bir de oradaki minik ‘uçakcık’ın içine kurulup fotoğraf çektirmenizi… Bir noktadan iki kalem geçiren Ceyda ve ben oturduk ve uçtuk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müzeyi bu kadar cazip kılan bölümlerden biri çeşitli uçak ve helikopterlerin sergilendiği bahçe kısmı. Burada hizmetten çıkarılmış ve hala hizmet verebilir durumda olan pek çok uçak görmeniz mümkün. Burada bizi hayal kırıklığına uğratan bir şey var, bazı uçaklara yaslanmış merdivenler ile o uçakların içlerini gezebileceğimizi düşünüyoruz ama en üst basamağa geldiğimizde görüyoruz ki kapılarda birer asma kilit.&lt;/em&gt; &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRJss7vEWI/AAAAAAAAATk/jV_ack7fG48/s1600-h/19.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274922095882473826" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRJss7vEWI/AAAAAAAAATk/jV_ack7fG48/s200/19.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok uçmadan, müzeyi daha fazla da anlatmadan bitirmeli belki yazıyı. Çünkü müze anlatılamayacak kadar çok şey barındırıyor içinde. Ne kelimeler, ne fotoğraflar yeter. Havacılık Müzesi, Yeşilköy’e gidildiğinde muhakkak uğranması gereken bir yer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRJ9gw9HnI/AAAAAAAAATs/aPc9ozKR1AU/s1600-h/20.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5274922384673807986" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 200px; CURSOR: hand; HEIGHT: 134px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRJ9gw9HnI/AAAAAAAAATs/aPc9ozKR1AU/s200/20.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Dönüşümüz çok sevdiğimiz tren yolu ile olmuyor maalesef. Çeşitli nedenlerle otobüsle dönüyoruz. Siz de Taksim veya Eminönü otobüsüyle dönmek zorunda kalırsanız diye söylüyorum, aklınızda bulunsun, İstasyon Caddesi’nde soldaki ilk sokağa dönünce yüz metre ileride. Aklınızda bulunmasa da sorun yok, biz de caddede yürüyen birinden öğrendik. Türk yardımseverliği…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşilköy gezimizin sonunda da içim mutlulukla doluyor. Bir semtin daha içten ve sıcak yüzünü görmenin mutluluğu, onun sadece havalimanından ve fuar merkezinden oluşmadığını öğrenmenin mutluluğu, yaşanılan saatlerin, tadılan yemeklerin mutluluğu… Bize yine yol arkadaşı olan ve fotoğraflarıyla bizi destekleyen Kadriye’ye ve yemek seçimleriyle gezimize katkısı olan Özgür’e teşekkürlerimi ben söyleyip kapanışı Ceyda’ya bırakıyorum mutlulukla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ahmet Oktay’ın şiir kitabının o çarpıcı ismi geliyor aklıma gezinin sonunda; “Kaç kişiyiz kendimizde?” Ben düşündüm düşündüm, zamanına, yerine, durumuna göre ben öyle kalabalığım ki… Kendi hallerine bıraktım sonunda kendimdeki kişileri… Dönüş yolundayken bunlardan ikisi konuşuyordu, ister istemez kulak misafiri oldum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yeşilköy gezimizden neler öğrendik?&lt;br /&gt;- İlla her şeyden bir şey mi öğrenmeliyiz kardeşim!&lt;br /&gt;- Öyle amaçsız amaçsız mı gezdin yani kardeşim bu sıcakta?&lt;br /&gt;- Bazen yolun neler getireceğini bilmeden, şartları düşünmeden, ön hazırlıklar yapmadan, hesaplamadan adım atmak da güzeldir.&lt;br /&gt;- Hani hava daha serin olsaydı, Yeşilköy’ün gayrimüslim halkı adalardan dönseydi de sokaklar az daha kalabalık olsaydı, kiliselerin açık olduğu saatler yakalansaydı… diye geçirmiyor musun içinden?&lt;br /&gt;-Yoo mutluyum ben…&lt;br /&gt;- Tekrar yapardım diyorsun yani?&lt;br /&gt;- Aynen öyle!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Önemli Not: İçinden ray geçen semtleri yazıyoruz. İstasyonları semtin yüreği, rayları ise yaşanılan aşkın bıraktığı iki çizgi olarak biliyoruz. İşte bu aşkın getirdiği istasyonlardaki hareketlilik ve umudu seviyoruz. Beklemenin umudu, beklenilen olmanın umudu ya da umudu gözlemleyebilmenin sevinci…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu umudun kaynağı, bizim gezilerimizin temel taşı banliyöler ve istasyonlar kaldırılmak, tarihi Haydarpaşa Garı ve Sirkeci Garı yenilenmek isteniyor. Oysa bunların hepsi kültürel mirasımız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz, banliyöleri seviyoruz ve onun için başlatılan imza kampanyasını destekliyoruz. Siz de bu umutları seviyorsanız kampanyaya destek için aşağıdaki adresteki forma adınızı, mail adresinizi ve mesleğinizi yazmanız yeterli.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.kentvedemiryolu.com/marmaray_imza_kampanyasi.php" target="_blank"&gt;http://www.kentvedemiryolu.com/marmaray_imza_kampanyasi.php&lt;/a&gt; &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3498308235400486734-8019062966607402990?l=birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/feeds/8019062966607402990/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3498308235400486734&amp;postID=8019062966607402990&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/8019062966607402990'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/8019062966607402990'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/2008/11/yeilky-eyll-2008.html' title='Yeşilköy... Eylül 2008'/><author><name>kara kedinin golgesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/STRKzspKS2I/AAAAAAAAAT8/NmAydorkXPg/s72-c/ana+foto%C4%9Fraf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3498308235400486734.post-5214070342201029222</id><published>2008-09-18T14:07:00.000-07:00</published><updated>2008-09-18T14:57:31.421-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cihangir - temmuz 2008/sayı 31'/><title type='text'>Cihangir... Temmuz 2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLNuHmAGZI/AAAAAAAAAKU/mmjYDB-Bq8U/s1600-h/anafoto%C4%9Fraf+cihangir.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247482708036163986" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLNuHmAGZI/AAAAAAAAAKU/mmjYDB-Bq8U/s400/anafoto%C4%9Fraf+cihangir.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İstanbul malumunuz dinamik şehir. Dinamik yaşayan insanları var, semtleri var; gecesi-gündüzü birbirine karışmış caddeleri, köprüleri var. Üstelik bu iç dinamiklerden biri hasar gördüğünde dinamit gibi patlayacak bir kent!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinamik şehrin biz koşuşturan sakinleri bir boş pazar bile ayarlayamadık bir noktadan iki kalem geçirebilmek için. Hal böyle olunca yapabileceğimiz tek şeyi yaptık: Gündüzleri iş ya da okul nedeniyle meşgul olanlar için bir akşamüstü gezisi! Üstelik bunu da İstanbul’un yirmi dört saat faal ve dinamik semti olan Cihangir’de yaptık. İki saat sonunda vardığınız büyük zevk ve üzerine yiyeceğiniz yemekle sonuçlanan, tüm stresinizi alacak olan Cihangir tarifimiz başlıyor efendim. Prospektüsünüz olacak bu yazımızı okuyunuz ve bu güzel semti geziniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yaz geldi mi yavaşlıyor sanki zaman ve zaman sanki en önde giden anne ördek, yavaşlıyor peşindeki her şey de ona bakıp. “…Sakin es rüzgar bugün, uslu ol deniz…” diyen bir şarkısı vardır Nilüfer’in bilmem kaçınız bilir, sanki biri sonsuz bir döngüye almış gibi çalıyor da çalıyor. Rüzgar sakin, deniz uslu, insanlar sıcaktan bezgin; o gelmesini çok istedikleri yazın geçmesini bekliyorlar gölgelerde. Gölgeler öyle az ki gündüzleri, hafta sonu öğlen vakti gezmeye çıkmak hiç akıl karı değil. Akşam oldu mu da yorgunluk aklınızı çeliyor “eve git, eve git, eve git!” diye sürekli söyleniyor kulağınızın dibinde. Biz bu sefer bu sese bir “höt!” dedik ve çıktık yola ve arkalara bırakmadan, yolun başındayken söyleyeyim bu gezi şimdiye kadar yaptığımız üç gezi arasında benim yüzümü en çok güldüreni, çenemi en çok düşüreni. Şener şahit, gerçi bilmem memnun mu bu hallerime şahitlikten? Bir kez daha gördüm ki ben kendi adıma, mutluluğun miktarı süresiyle ters orantılı. Mutluluğun çarpıp kaçanı makbul! İşte size kısacık bir zamana sığdırılmış mutlu mu mutlu bir gezi yazısı.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLDx0Xhx4I/AAAAAAAAAH8/ZHikHeho4fs/s1600-h/1.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247471776478381954" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLDx0Xhx4I/AAAAAAAAAH8/ZHikHeho4fs/s200/1.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Buluşma yerimiz belli, Taksim Tramvay Durağı. Selam faslından sonra hemen saatlerimizi ayarlıyoruz: 18.30 Ve hemen yola çıkıyoruz. Sıraselviler’den aşağı doğru ineceğiz. Ne kadar? Doğrusunu isterseniz biz de bilmiyorduk ne kadar ineceğimizi. (Ama gezenler için en güzel kural kaybolmaya çalışmaktır. Kayboldukça gezdiğiniz yeri en ince ayrıntılarına kadar öğrenirsiniz ve aslında kayboldukça bulmuş olursunuz.) Alman Hastanesi’ni ve Taksim İlkyardım Hastanesi’ni geçer geçmez bir tabela beliriverdi karşımıza. Biz de bunu bir “işaret” kabul edip sola dönüverdik. Sokakta sevilesi pek çok kafe var. Sol tarafta önemsediğimiz bir mekan: Orhan Kemal Müzesi. Otuz numaralı apartmanın zemin katında bizleri bekliyor ziyaret için. Ziyaret saati akşam gezmesi için müsait, 10.00-22.00 arası gezilebilir. “Zile bassak açıverirler kapıyı.” dedi Ceyda. Ama şansımıza ne gelen var ne giden. Müzeyi gezemeyen biz kafeleri kesmeye başladık göz ucuyla, makine objektifiyle. Yetkin Dikinciler ve Sinan Çetin’i gördük ve geçtik gittik. Ne yapalım işte, her ünlünün arkasında ekranlarda boy gösteren Recep Bülbülses gibi davranacak halimiz yok ya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ne yalan söyleyeyim Sıraselviler’den aşağıya doğru inerken, Şener’e çaktırmamaya çalışsam da “Nereye gidiyoruz biz?” diye düşündüm. Senelerdir İstanbul’da olmama rağmen özellikle başlı başlına bir semti gezmek için neden çok nadir dışarı çıktığımı sordum kendime. Nefes aldığınız sürece hiçbir şey için geç değil, gerçi bazı şeyleri “…artık…” dedirtmeden ve hala kıymeti varken yapmak lazım ama… Eşinizle dostunuzla Taksim tramvay durağında buluşup da sürekli İstiklal Caddesi ve sokaklarını turlayanlardansanız umarım bu yazımızı okuduktan sonra bir tur da Cihangir de atarsınız ve farklı yerleri keşfetmenin tadı damağınıza çalınır.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sokak kafeleri bir semt için belki de bir şehir için benim olmazsa olmazım. Özgürlüğün başka bir adı sanki. Belki de bu yüzden sevdiriyor Cihangir kendini hiç zorlanmadan. “Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadan yaşayıp giden, kendi işinde gücünde bir semtim ben.” diyor ve bugünlere inat ekliyor sanki “Mahalle baskısı mı? O da ne? Olmaz öyle şey benim sokağımda caddemde!” Dileriz olmaz hiçbir zaman! Bir de Orhan Kemal Müzesi’ni gezip anlatabilseydik. Müzenin hemen altında Orhan Kemal’in kitaplarını satan bir kitapçı var müzeyi gezmek istediğinizi söylediğinizde size yardımcı oluyorlar ama şansımıza dükkan kapalı. Ben daha evvel gezdiğim kadarıyla, edebiyata, tarihe, otobiyografilere meraklıysanız gezmeniz görmeniz lazım diyorum.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokağın sonunda yukarıya doğru dönmeyi tercih ediyoruz ve kendimizi Şimşirci Sokağı’nda buluyoruz. Aşağı dönseydik büyük ihtimal gezi on beşinci dakikasında bitecekti. Cihangir’de sürekli yokuş aşağı yürürseniz kendinizi hemen deniz kenarında buluverirsiniz. Çünkü koordinatları bellidir: Setüstü ile İstiklal arasında kalan bölge ve Kazancı Yokuşu ile İtalyan Yokuşu arasında kalan bölgenin kesişimidir Cihangir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLFSoj1KLI/AAAAAAAAAIE/lpR5UOGnbBQ/s1600-h/3.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247473439756069042" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLFSoj1KLI/AAAAAAAAAIE/lpR5UOGnbBQ/s200/3.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Birden senelerdir çözülemeyen o matematik denklemini –ki o da çözüldü ya, neyse- çözmüşüm gibi “Şener…” diyorum “…biliyor musun ben neden böyle bu kadar çok seviverdim bu semti? İnişi-çıkışı; yokuşu bol çünkü!” İnsan yaşamının belki de en önemli dönemi çocukluk, o yıllarda yaşadıklarınız, yaşamadıklarınız hep peşinizden geliyor ve insanların kendilerine dair anlattıkları en gerçek ve en naif şeyler o zamana ait olanlar. Benim çocukluğum da Bursa’da geçti, bu yüzden belki de hiçbir zaman sevemedim düzayak şehirleri.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimşirci Sokağının bitip de diğer sokakla kesiştiği yerde bize bir kasap göz kırpıyordu. “Kasabım” kasap dışında her şeye benziyor doğrusu. Şık bir tasarımı, oturulacak masaları var bir kafe gibi. İçerideki lambalardan ne yalan söyleyeyim ben de istiyorum, zaten dayanamıyorum ve fotoğraflıyorum. Sucukların arka planı oluşturduğu sevimli &lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLFuwXZW3I/AAAAAAAAAIU/RJQKwK6KYUk/s1600-h/4.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247473922887736178" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLFuwXZW3I/AAAAAAAAAIU/RJQKwK6KYUk/s200/4.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;bir fotoğraf. Asıl sevimli olan ise bizi dışarıda bekleyen köpek. Peşimizden ayrılmak istemiyor bir türlü kerata. Hangimizi se&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLFhrTOyeI/AAAAAAAAAIM/FDskkuLdho8/s1600-h/4.JPG"&gt;&lt;/a&gt;vdi, bir süre anlayamıyoruz. Sonra Ceyda bir kedinin fotoğrafını çekmeye yöneliyor ve anında köpek Ceyda’ya doğru yöneliyor. Anlaşılan köpekler beni pek sevmiyor. Ben seviyor muyum? &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLGN4c3F9I/AAAAAAAAAIc/yHYpcLILKKo/s1600-h/5.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247474457634084818" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLGN4c3F9I/AAAAAAAAAIc/yHYpcLILKKo/s200/5.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sanırım yan yana gelince birbirine gülümseyen, az uzaklaşınca diş bileyen sahte arkadaşlar gibiyiz. Kasabım ile ilgili hatırladığım son şey Ceyda köpeğin fotoğrafını çekiyordu, kedi Ceyda’ya bakıyordu, ben de bu üçlüyü aynı karede toplamaya çalışıyordum. Ha bir de unutmadan şaşkın şaşkın bize bakan çıraklar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Şener öyle güzel bir kare yakalamış ki beni tanıyanlar zaten bilir, tanımayanlar da bu fotoğrafa bakıp öğrenebilir. Bu arada bence demeden geçmemeli biz şaşkın şaşkın bir kasap için oldukça süslü olan dükkanın fotoğraflarını çekerken, 2 kangal sucuk görüp de flaş patlatan bizlere şaşkın şaşkın bakan kasap, müşterisi ve çırağı da en az Ceyda-kedi-köpek üçlüsü kadar fotoğraflanmaya değerdi!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzünüzü kasaba dönüp sağ kolunuzun olduğu yöne doğru gidince bir yerlerden size tebessüm ettirecek deniz manzarası çıkıyor. Sonra ise… İşte başlıyor Susam Sokağı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkesin aklında yer etmiştim sanırım bu sokağın sakinleri. Kurabiye Canavarı, Edi ile Büdü, Kurbağa Kermit ve daha niceleri… Bu sokağın adını görünce hepsi aklınıza geliyor, yüzünüzde bir gülümseme ortaya çıkıyor, çocukluğunuza dönüveriyorsunuz. Ve bir araba kornasıyla da aynı hızla bugüne geçiş yapabiliyorsunuz. Çünkü sadece isimler aynı, yoksa burası da bildik bir İstanbul sokağı. Çiçekleri dışarıya sarktığı pencereleri olan, dik kesen sokakların sadece basamaklardan oluştuğu bir sokak. Sadece Zula diye bir dükkan dikkatimi çekiyor. Vitrininde Marilyn Monroe heykeli var, sloganı ıvır zıvır şeyler dükkanı. Yahu hiç o kadın ıvır zıvır olur mu? Buradan yetkililere sesleniyorum, evet, seslendim gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLGhICBaLI/AAAAAAAAAIk/xXztB6NDhGY/s1600-h/7.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247474788233996466" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLGhICBaLI/AAAAAAAAAIk/xXztB6NDhGY/s200/7.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Bir gün yolunuz Cihangir’e düşer de “Susam Sokağı” tabelasının karşısında öyle işte öylesine gülümseyen birini görürseniz büyük ihtimalle 80’lerin çocuklarındandır o. Başka kim bir tabelaya böyle içten gülümser ki! Apartmanlar arası yumurta savaşı yapardık biz, kimseyi bulamazsak sandalyenin bacağına takıp atlardık ipimizi, geceleri sokağa çıkmak için mahallenin büyüklerini yanımıza katıp izin isterdik annemizden, bahar geldi mi civciv alırdık pazardan, öldü mü birleşir törenle gömerdik arka bahçemize, minik kuş hiç de minik değildi, kurabiye canavarının ağzı delik değildi, Kermitin kolları çok uzun kafası bi hayli büyüktü, Alf’i seyretmek için işitme engelliler haber bültenine katlanmalıydık, Clementine belki de hiç bize göre değildi, Yakari başlar başlamaz biterdi, sonradan fark ettik ki Kara Şimşek’in sürücüsü de hiç o kadar yakışıklı değildi. Yine de her şey çok güzeldi. Bence son naif çocukluktu bizimki. Belki herkes kendisininki için aynı şeyi düşünüyordur ama bence çocuk gibi çocuk kalmadı artık çocuklukların içinde. Kalmadı demekten çok belki de bırakılmadı demek daha doğru olur. Sokaklar boş! Ve geriye dönüp bakınca bazen o dönemde çocuk olanları Susam Sokağı’ndaki sayı toplarına benzetiyorum. Hatırlarsınız muhakkak, toplar vardı hani üzerlerinde rakamlar yazardı. Bir el topu yerine yerleştirir geriye doğru çeker üzerindeki rakamı söyleyip bırakırdı. Uslu çocuklardık biz, yaramazlıklarımız bile ölçülüydü ve birileri kulağımıza nereye gideceğimizi fısıldayıp bırakıverdi bizi sanki, kaybolduk çoğumuz, gitmek istediğimiz yerlerin uzağına düştük. Ben en iyisi Cihangir’den fazla uzaklaşmadan sokağa geri döneyim. &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLGyTXT_DI/AAAAAAAAAIs/wPDSdgB11fY/s1600-h/6.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247475083333860402" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLGyTXT_DI/AAAAAAAAAIs/wPDSdgB11fY/s200/6.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Basamaklı sokak cidden kendine uzun uzun baktıran cinsten. Ama ben sokaktan çok merdivenleri ağır ağır çıkan Amca’yı sevdim. Sesini duyurabileceğini düşündüğü mesafeye gelince anladık ki buralı değil, değişik bir aksanla İngilizce “Neden benim fotoğrafımı çekiyorsunuz?” diye sordu tebessüm ederek. “Günün şanslısı sizsiniz.” dedik merdivenlerin başına varmıştı, keyifle gülümseyip karşı sokağa geçti.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Susam Sokağı bittiğinde kendimizi Altın Bilezik Sokağı’nda buluyoruz. Sokağın girişindeki duvarda “Ne olur geri dönme” ve “On numara kübistim bacım” yazıyor. Bu laf bize mi? Öyleyse biri benim geri dönmememi istiyor, kimi kırdım bu kadar? Diğer söz de bacım dediğine göre Ceyda’ya herhalde. On numara insandır kendisi… Sokağın sonu denize doğru. Aşağıda görünen yer ise Tophane. Tarihi yarımada, Kızkulesi kısmı gayet net seçilebiliyor ve bir de sokağın bir alt sokakla birleşmesini sağlayan merdivenlerde biralarını içen güruh. Bu merdivenler yalnızlar sokağının anlaşılan. Alttaki banklarda oturanlar ise hep çift. Altmışında da olsa, yirmisinde de olsa orada oturanlar bir elmanın iki yarısı olmaya çalışanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hiç hesapta yokken karşınıza bir elli kağıt, senelerdir görülmemiş bir dost, aklınızı başınızdan &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLHJm3gGII/AAAAAAAAAI0/1f2WD-7pfiE/s1600-h/8.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247475483706136706" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLHJm3gGII/AAAAAAAAAI0/1f2WD-7pfiE/s200/8.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;alacak bir aşk, yarımadalı, vapurlu, kuleli, karşı yakalı bir deniz çıkması! “Hiç hesapta yokken” öyle bir kalıp ki güzel bir ismin önüne gelince kıpır kıpır yapıyor onu. Deniz yakınlardaydı gerçi biliyordum ama ilk nereden kendini göstereceğini kestirememiştim. Veee işte! Ne kadar da güzel! Böyle düşünen tek biz değiliz ki dolmuş merdiven basamakları. Grup grup insanlar, sanki aşinalar birbirlerine, her sabah farklı iş yerlerinin servislerini aynı durakta bekleyenler gibi, biraz tanıdıklar biraz yabancı. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLHsPUfK-I/AAAAAAAAAI8/UMUk4dyUkx4/s1600-h/9.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247476078680681442" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLHsPUfK-I/AAAAAAAAAI8/UMUk4dyUkx4/s200/9.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Burada bir beş dakika dinlenin, etrafınıza bakının. Ama fazla takılmayın, sol tarafınızda bir çift cami minaresi görecek ve oraya yöneleceksiniz. Çünkü orada manolya açmış bir bahçeden seyredeceksiniz boğazı. Gezimiz buradan itibaren belli bir süre deniz gören yerlerden devam ediyor. Cihangir Cami’ne gidiyoruz ama yolda yine kaybolmaya çalışıyoruz ve yine ceplerimiz türlü kelimelerle doluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönümüzü camiye çevirip ilerlemeye başlıyoruz. Sanatkarlar Parkı’nda aerobik yapan amcaları çaktırmadan izleyip rotamızdan şaşmadan ilerliyoruz. Sokağın biraz ilerisinde bir teyze yarı yarıya kapalı panjurlarından sokağı ve karşıda asma budayanı izliyor. Teyze o kadar güzel duruyor ki konuşmadan edemiyoruz. Teyzenin kulakları az işitmesine rağmen Ceyda engel tanımıyor ve öyle bir sohbete girişiyor ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sanatkarlar Parkı’na doğru yürürken üzülmeye başlıyorum Cihangir için, sonrasında da &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLIOs4jYTI/AAAAAAAAAJE/OEwhz_Oqf9k/s1600-h/20.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247476670732132658" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLIOs4jYTI/AAAAAAAAAJE/OEwhz_Oqf9k/s320/20.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;devam ediyor üzüntüm. Bir yanımızda muhteşem bir manzara diğer yanda mezbelelik alanlar, bitmemiş inşaatlar, ne için kazıldığı ne zamandır kazılı olduğu belli olmayan sokaklar. Yazık! Kıymet bilmeme konusunda-hem de hayatın her alanında!- üstümüze yok! Bu işin bir çözümü,muhakkak bir çözümü olmalı! Çözümü olmalı da, çözüm dediğimiz kağıt üzerinde yazılı bir şey, esas o çözümü kanlandırıp canlandıracak yürekli, istekli, farkında insanlar lazım. Bir şey yapamasa da, elinden bir şey gelmese de tüm bu aksaklıklara cidden yürekten üzülen, içi cız eden kaç kişi var çok merak ediyorum. “İnsanca” kelimesi kaç kişi için hala tedavülde acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLIpMy1HNI/AAAAAAAAAJU/96a8bRjx0fY/s1600-h/10.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247477125974662354" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLIpMy1HNI/AAAAAAAAAJU/96a8bRjx0fY/s200/10.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Camdan bakan teyzeye belki de bundan imrendim. Daha güzel zamanlarını gördüğü için Cihangir’in İstanbul’un. Teyze 50 seneden beri bu dairede oturuyormuş. “Evlenmeden önce de az yukarda otururdum” diyor eliyle Beyoğlu tarafını gösterip. Üzerinde geceliği, saçları dağınık. Duyamadığı için camın altına gidince fark ediyorum, yüzündeki tüm kırışıklıkları geriye atıyor gülümsemesi. Gençken de böyle miydi? Böyle gülümser miydi? Yoksa zamanla mı öğrendi? Bunu ancak o bilebilir ama ben insanlara, cevaplarını ancak kendilerinin bildiği soruları sormaktan hoşlanmıyorum. Şener sanki teyzenin iç ahengini bozmaktan korkarmış gibi sessizce “Fotoğrafını çekmemize izin verir mi acaba?” diyor. İzin çıkıyor ama öyle tatlı bir şartı var ki, benim de camın altında durup onunla birlikte olmamı istiyor. Ne de güzel çıkmışız!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Sokağın devamında bir cami daha var. Öyle bir ortada kalmış ki, üst sokaktan da bu sokaktan da gelinmek istediğinde hep dar bir merdivenle ulaşmak zorundasınız. Anlaşılan bu cami cuma &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLI_E6CBwI/AAAAAAAAAJc/upbog9Il0Ck/s1600-h/11.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247477501814507266" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLI_E6CBwI/AAAAAAAAAJc/upbog9Il0Ck/s200/11.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;günleri dolmuyor diye düşünüyorum. Çünkü uyanık tüccar zihniyetli insanlarımız meşhurdur. Cumaları hangi cami doluysa oraya gider, hatta özellikle cami avlusunda, çayırların üstünde kılmaya çalışır namazını ki görsün tanıdıklar, müşteriler… Burada ise ne görecek biri var ne de öyle bir avlu. İçini gezmek istiyoruz ama yine cami kapıları bize kapalı. Şimdi yine kiliselerle camileri karşılaştıracağım ama tekrara düşmekten o kadar yıldık ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Aaa aa nereye çıkıyor ki bu merdivenler?” “Yola bak daracık” “aa camiymiş ya!” “kim gelir ki buraya düzlükte onca cami varken?” “tıklasana bi kapısını” “ses yok” “biraz beklesek…” “şöyle bir açıklık olsaydı da içeriye baksaydık” “Şener koş koş bak…” merdivenlerin tepesine vardığımızda ağzımdan en son çıkan cümle buydu. Keşke fotoğrafını çekebilseydik ama biz bakmaktan ve gülmekten akıl edemedik. Baktığımız, caminin hemen bitişiğindeki evin balkon demirlerinden geçmeye çalışan bir kedi. Bir köpek sesi geliyor ama kendisi yok, kedi can havliyle atmış kendini iki demirin arasına ön bacaklarını geçirmiş arkadakiler arkada kalmış. Çırpınıyor da çırpınıyor obez kedi.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Camiden üst sokağa kadar çıkan merdivenleri tırmanıyoruz. Caminin dibinde güzel bir ev, iki iyi niyetli insan. Onlarca kediye bakıyorlar ve bir de köpeğe. Buraları gezdiğimizi söyleyince adam caminin anahtarını bulmaya çalışıyor. İmamın oğlunu arıyor telefondan ama maalesef &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLJa_FMIuI/AAAAAAAAAJk/mcnkKpUTBNc/s1600-h/12.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247477981287031522" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLJa_FMIuI/AAAAAAAAAJk/mcnkKpUTBNc/s200/12.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ulaşamıyor. Başka sefere diyoruz. Ama sohbetimiz yine bununla kalmıyor. Ceyda yine öyle bir sohbete başlıyor ki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kedi canını kurtarıyor, gösteri bitince biz de evin ön tarafına geçiyoruz. Ev sahibi balkonda, kucağında güzel tüylü bir kedi daha. Yerlerde onlarcası ve bir de köpek. Bu gün çok konuşasım var herhalde ama ev öyle şahane bir yere kurulmuş ki! Söylemezsem olmaz. Teşekkür ediyorlar. Biraz Cihangir’den, biraz evden, biraz kendimizden, biraz onlardan kedilerinden köpeklerinden konuşup ayrılıyoruz. Ne yalan söyleyelim, öyle kolay olmuyor, arkamıza dönüp dönüp manzaraya bakıyoruz uzaklaşırken.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıktığımız caminin üstündeki sokaktan dümdüz yürüyünce meşhur Cihangir Cami’ne ulaşıyoruz. Bu cami Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Şehzade Cihangir tarafından 1559’da yaptırılmış. Caminin avlusu boğaza nazır. Zaten Cihangir, buradan boğazı seyretmeyi çok severmiş. (Bunu söylemeden geçemem, buranın normal bir cami olmadığını padişah sülalesinin ilgili olduğunu gösteren bir ayrıntı var bu camide. Avlusunda saray bahçelerinin &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLJ-HyfNOI/AAAAAAAAAJs/iqIToxcAHeE/s1600-h/14.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247478584919930082" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLJ-HyfNOI/AAAAAAAAAJs/iqIToxcAHeE/s200/14.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;vazgeçilmez ağacı manolya var.) Avluda çeşitli meyve ağaçları ve bunlara dadanmış küçük çocuklar var. Avludaki banklara oturup denizi seyredenler var. Aralarına şans eseri kız kulesi girmiş iki arkadaş, çift olmayı başarmış görünen sevgililer var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Caminin küçücük bahçesinde bir manolya ağacı, aklıma ilk gelen Zeki Müren’in o güzel şarkısı “Koklamaya kıyamam, benim güzel manolyam” sonra peşinden bir arkadaştan öğrendiğim “manolya ağaçlarının çiçeklerinin bir kere dahi koklandıklarında soldukları” ve meraklılarına küçücük bir bilgi daha; Bu şarkının güftesi Zeki Müren’e ait ve bu şarkı Caddebostan’da hala yaşamakta olan bir manolya ağacının altında yazılmış.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cihangir Cami’nin de içine giremiyoruz. Yüksek camlarından bakınıyoruz, fotoğraf çekmek için debeleniyorum. Dışarıda dikkatimizi çeken bir şey de post modern musalla oluyor. Yerden kazanmak için duvara monte edilmiş, açılıp kapanabilir bir demir ayaklık yapmışlar. &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLKvPcranI/AAAAAAAAAJ0/1EXtX9WNhYs/s1600-h/15.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247479428789529202" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLKvPcranI/AAAAAAAAAJ0/1EXtX9WNhYs/s200/15.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Post modern “Kasabım”dan sonra artık bu da normal geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Her zaman, her yerde, her koşulda gülecek bir şey buluyorsanız ne mutlu size! Ve çevrenizdekilere tabi. Post modern musallanın önünde biz de epey sohbet ediyoruz Şener’le. “Yerden kazanmışlar” diyorum “aynı bizim eski evdeki mutfak masası gibi, kullanacağın zaman aç, kullanmayacağın zaman topla kaldır.” &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLLFymJzHI/AAAAAAAAAJ8/MPM0LOX0eYM/s1600-h/16.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247479816181632114" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLLFymJzHI/AAAAAAAAAJ8/MPM0LOX0eYM/s200/16.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Camiden çıkıp yukarı doğru yürüyoruz. Tabi önce özür diliyoruz denizden, ona sırtımızı döndüğümüz için… Sonra Güneşli Sokağı’na girdiğimizi fark ediyoruz. Sokağın başında Cihangir Parkı başlıyor. Parkta yine post modern bir heykel var. Bir kadın figürü. Burada yaşayan bir imam tarafından baltalı saldırıya uğradığı ama son anda bunun engellendiğine dair söylentiler var. Eğer doğruysa camilerin neden kapalı olduğu belli olur, imam hangi heykele yetişsin, hangi namaz vaktine yetişsin! Parkta daha önce hiç görmediğimiz bir 0-3 yaş çocuk parkı var. “Postmodern”likler bitmiyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLLQ06wB4I/AAAAAAAAAKE/zkfm6nuL4EE/s1600-h/17.JPG"&gt;&lt;em&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247480005783455618" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLLQ06wB4I/AAAAAAAAAKE/zkfm6nuL4EE/s200/17.JPG" border="0" /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;Cihangir parkı semtin aynası sanki. İlginçliklerle dolu ama oldukça bakımsız. Çimler kurumuş, “Cihangir Hatırası” panosu 2005 yılını gösteriyor. Göğsünü! gererek dursa da post modern heykeli de park kapısına yakın bir yere koymuşlar, olası bir durumda kaçışı kolay olsun diye herhalde. Ama o bebek parkına diyecek sözüm yok! İlk kez böylesini görüyorum. Epey bir inceliyoruz Şener’le. Etraftaki 0-3 yaş grubu çocukların anne babaları da bizi inceliyorlar. Altlarında bezleri, yeni yürümüş kaydıraktan kaymaya, salıncağa binmeye çalışan ufaklıklar öyle seyredilesiler ki! Birinin&lt;/em&gt; &lt;em&gt;annesi ile konuşuyoruz ayaküstü. Cihangir’i çok sevdiğini ama bakımsızlığı yüzünden taşınmak istediğini söylüyor. O sırada annesinin ve kendisinin fotoğrafının çekilmesine sinirlenen Levent, Şener’in kamerasına doğru sinirli sinirli anlamadığımız bir şeyler diyor yeni çıkmış öndeki iki dişini göstererek.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Cihangir Parkı’nın girişi sadece Güneşli Sokağı’ndan. Kot farkından dolayı aşağıda kalan Cihangir Caddesi’nden giriş yok maalesef. Bu sadece kot farkı mı derseniz, biraz rant farkı diyebilirim. Çünkü parkın altı otopark yapılmış. Cihangir Caddesi, Sıraselviler’e yakın bir noktadan başlıyor &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLMBzf_GpI/AAAAAAAAAKM/HYDYH9HHXCQ/s1600-h/18.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5247480847216351890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLMBzf_GpI/AAAAAAAAAKM/HYDYH9HHXCQ/s200/18.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;ve aşağıda aniden bitiveriyor. Çünkü bu cadde çıkmaz cadde. Bir ucu kör tıpalı. Hadi çıkmaz sokağı anlarım da çıkmaz caddeye doğrusu söyleyecek söz bulamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parktan çıkıp Güneşli Sokağı boyunca yürüyoruz ve kendimizi yeniden Sıraselviler’de buluyoruz. Saat 20.30; demek ki gezmek ve fotoğraf çekmek için zamanı tüketmişiz. Artık kendimizi bir mekana salıvermeye geliyor sıra. Biraz aşağı iniyoruz ve geziye başladığımız yerleri yeniden geçiyoruz. Orhan Kemal Müzesi, Şimşirci Sokak, Kasabım… Kasabın soluna doğru şirin, renkli bir kafe çarpıyor gözümüze. Oturup yemek faslına geçiyoruz. Aslında gezi yediğimiz güzel ve şekilli yemeklerle bitiyor. Ama anlatacak şey bir türlü bitmiyor. Çünkü Cihangir hep canlı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Saati sekiz buçuk yapmışız acıktığımı fark ediyorum. Şener’e madem Cihangir’deyiz diyorum, bu akşam yemeği burada bir kafede yemezsek olmaz. Sessiz sakin – en azından biz oturduğumuzda öyle olan- bir sokak arası kafesinde karar kılıyoruz.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz yemeklerimizin gelmesini beklerken teyzeler “Yaprak Dökümü” sohbetine başlıyor, birbirlerine haber veriyorlar başlayıp başlamadığını. Ceyda da bu dizinin gedikli izleyicisi olduğundan o da “Fikret”i merak ediyor ve istese teyzelerin seve seve anlatacağını söylüyor. Balkon sohbeti yapan, sokaktan birbirlerini çeviren bu teyzeler hakkında diğer tespitler Ceyda’da, şimdi onun alanına müdahale etmeyeyim. Gün olur da bir teyzeler grubu da “How I Met Your Mother başlıyor, koşun!” derse onu da ben anlatırım artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Zaman zaman Güzin Abla’nın köşesini zevkle okuduğum gibi “Yaprak Dökümü”nü de seyrediyorum efendim, doğrudur. Canım çok sıkkın olduğunda, yeryüzündeki en bahtsız kişinin ben olduğumu sandığımda, normale dönmek ve şükretmek için benim bulduğum en ucuz ve keyifli yol bu çünkü. Öyle tuhaf tuhaf bakmayın canım ekrana, denemeden bilemezsiniz. Bir kere denemekle de hiçbir şey kaybetmezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu sokağın sakinleri de en az bu önerdiğim yöntem kadar keyif verici. Kafenin tam karşısındaki apartmanın ikinci kat balkonunda önünde bulaşık önlüğü ile bir teyze beliriyor önce. Sonra karşı apartmandan başka bir teyze sesleniyor “Koş Asuman koş, başladı.” Asuman olduğunu anladığımız teyze bulaşık önlüğünü bir hamlede çıkarıp atıyor kendini içeri. Ardından ismi meçhul eşi çıkıyor Asuman Teyze’nin, sinirli. Anlıyoruz ki evde tek televizyon var. “Avrupa kupası maçı varken… Eeh ha bire dökülüyor ama bitmedi şu yapraklar da bir türlü.” der gibi içinden. Sonra reklam arası oluyor Asuman Teyze ve karşı komşusu bir posta Ferhunde’yi çekiştirip tekrar dağılıyorlar. Bunlar olurken Asuman Teyzelerin apartmanının birinci kat camından gizemli bir kafa çıkıyor dışarı, etrafı kolaçan ediyor hızlıca, beşinci kattan meçhul bir elin sarkıttığı hasır sepet usul usul iniyor aşağı. Gizemli kafa sepete bir poşet erik bırakıp kapatıyor perdeyi, sepeti yukarı çekiyor meçhul el. Açlığımı unuttum, reklam arası olsa da Asuman Teyze’ler çıksa diye gözüm camda…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Yemekler bittiğinde ise sokağın az ötesinden bir tartışmanın sesi yükseliyor. Tartışmanın nedeni araba. Evinin önüne çekmek isteyen gençten biri ile oraya arabasını park eden bir amca kapışıyor. Sözlü sataşma sürerken oğlan adamı takmaz tavırlı laflar edip arabasına afili bir biçimde biniyor. Adam da lafın altında kalmamak için açık şoför camından içeri doğru “Ne bu artislik?” gibilerinden bağırıyor. İşte ne oluyorsa o an oluyor, amcanın yanındaki iki gençten delikanlı amcanın yapmadığını yapıp açık camdan gence girişiyorlar. Ağız burun bırakmadan dalıyorlar. “N’olacak şimdi, yok mu bir kurtarıcı?” derken aniden mahallenin bıçkın delikanlısı bir hanım abla sunturlu küfürler savurarak geliyor, arabadakini yumruklayanlara bir güzel girişiyor. Araba uzaklaşıyor yüz metre kadar. Bıçkın hanım abla ağırlığıyla, yumruğuyla herkesi susturuyor; Şerafettin’den sonra Cihangir’den çıkan en büyük kahraman oluyor. Biz bu olaylar yaşanırken biraz biraz olayı takip edip bir yandan da hazırlanıyor ve ufaktan topukluyoruz. Yolda ağzı burnu dağılan genci görüyoruz, sonra da oraya hanım abla geliyor. Biz pek bakmamaya çalışarak Taksim Meydanı’nın yolunu tutuyoruz. Saatlerimiz 21.30; İşte üç saatlik, stres atmalık gezimiz burada bitiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Tüm bu olaylar yaşanırken efendim ilk kez Asuman Teyze ve eşini balkonda yan yana omuz omuza görüyoruz, her şerde bir hayır var dedikleri bu değil de nedir!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsteyenin Taksim’de gecelere akarak devam ettirebileceği gezilmesi keyif veren bir yer Cihangir. Yine olsa memnuniyetle yapardım bu geziyi. Sonunda “Oh be, dünya varmış!” dedirtiyor. Oh be, Cihan(gir) varmış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Tekrar yapardım! Hatta bundan sonra artık tekrar tekrar yaparım!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son söz: Gezi yazılarına başlarken ilk olarak içinden ray geçen semtler anlatacağımız söylemiştik. Cihangir, üst ve alt sınırları tramvay ve nostaljik tramvayla çizilmiş bir semt. Ama burayı anlatmamızı sağlayan şey sınırlar değil. Cihangir’i yer altından bölmüşler, Cihangir yarasını içinde tutuyor. Finükiler bölüyor bu semti Taksim’den Kabataş’a. Hal böyle olunca bu noktadan da iki kalem geçiveriyor! &lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3498308235400486734-5214070342201029222?l=birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/feeds/5214070342201029222/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3498308235400486734&amp;postID=5214070342201029222&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/5214070342201029222'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/5214070342201029222'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/2008/09/cihangir-temmuz-2008.html' title='Cihangir... Temmuz 2008'/><author><name>kara kedinin golgesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SNLNuHmAGZI/AAAAAAAAAKU/mmjYDB-Bq8U/s72-c/anafoto%C4%9Fraf+cihangir.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3498308235400486734.post-7268980430705185717</id><published>2008-09-07T14:16:00.000-07:00</published><updated>2008-09-19T15:01:03.301-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='suadiye/caddebostan - haziran 2008/sayı 30'/><title type='text'>Suadiye - Caddebostan... Haziran 2008</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlsLIPeeaI/AAAAAAAAAHk/AnsVG2-Ivsk/s1600-h/ana+foto%C4%9Fraf.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244842179496409506" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; CURSOR: hand; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlsLIPeeaI/AAAAAAAAAHk/AnsVG2-Ivsk/s400/ana+foto%C4%9Fraf.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İstanbul dediğimiz iki ayrı dünya. Tepeden çekilmiş her fotoğrafta, eski fotoğraflarda iki sevgili arasında oluşmuş beyazımsı duran çatlaklar gibi bir yer var: İstanbul’un en saf yeri, boğaz. İki yaka, iki yakayı birleştiren iki köprü. Maalesef ilk yolculuğuna Samatya diyerek başlayan, içinden ray geçen semtleri yazan bizim için kötü bir durum iki kıtayı rayların da bağlamaması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;O iki dünyada da bir süre yaşamış biri olarak ben derim ki “ Bir parça özlem iyidir.” Varsın Sirkeci’ye gelince ya da Haydarpaşa’ya, bir anda bitiversin yol, kalakalalım. Çünkü bazen durmadan, düşünmeyi akıl edemez insan. İki sevgili gibi, iki yakanın da-arada bir de olsa- birbirlerine karşıdan bakmaları iyidir. Bak ben de durunca düşündüm de Şener, belki içinden ray geçen semtlerden sonra, kıyısına dalga vuran semtlere el atarız ha, hoş olmaz mı?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yakında açılacak tüp geçidi umutla bekliyoruz. Peki ama tüp geçit yapılana kadar Anadolu Yakası’nın güzel semtlerini anlatmayacak mıyız? Tabi ki anlatacağız! Birimiz Fulya’da birimiz Bostancı’da yaşayınca elimiz mahkum her iki yakayı da anlatmaya. Bu nedenle biniyoruz bir otobüse, geçiyoruz Bostancı’ya Ceyda’nın yanına. Gezi öncesi bir kahvaltı faslımız var ki dillere destan aslında. Ceyda ev sahipliğindeki kahvaltı hem masadaki güzellikler, hem de yaptığımız muhabbet nedeniyle mükemmeldi. Üzerine bir metin yazılacak kadar çok fikir, düşünce, bilgi geçti. Ki onu anlatmaya başlasam bir türlü bu gezi yazısını anlatamayacağız. Bu nedenle sonsuz teşekkürlerle doğrudan mevzuya giriyorum. İşte yine bir geziye başlıyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlkWpO9gkI/AAAAAAAAAFs/6wZzlDBrWWI/s1600-h/13.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244833581238157890" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlkWpO9gkI/AAAAAAAAAFs/6wZzlDBrWWI/s200/13.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Aslında Şener’in aklından geçen Bostancı’yı dolaşmak ve anlatmaktı. Ama ben türlü bahaneler buldum. Esas nedenine gelince, uzun süredir olmasa da Bostancı benim yaşadığım yer ve çok çeşitli hallerime şahit ama benim elim de boş sanmayın. Kısacası biz bir anlaşma yaptık efendim; şimdilik birbirimiz hakkında konuşmak yok. Seneler seneler sonra belki…Suadiye de ayrıca hiç fena bir nokta değil kalemlerimizi geçirmek için. Şener ve Kadriye Avrupa yakasından Bostancı’ya otobüsle gelmiş olsalar da, deniz otobüsü ve dolmuş da tercih edilebilecek araçlar arasında. Ama şayet Anadolu Yakası’nın içinden kalkıp gelecekseniz ben tren tren tren derim.Özellikle “Haydarpaşa, Söğütlüçeşme, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı” hattını şöyle arkanıza yaslanarak, gözünüzü dört açarak bir defacık da olsa bir geçmenizi tavsiye ederim. Noktayı koydum ama bu kadar övgü üstüne iki çift laf etmeden sonraki paragrafa atlamak olmayacak. Ben de o sabah fark ettim ki, kahve gibi yemek de bahane…İnsanın kafası karışıyor, “lezzetli” sıfatı yemeklerin mi yoksa sohbetlerin mi önüne gelmeli?&lt;/em&gt; &lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Suadiye, üç farklı yönden gezilmeye açık bir semt. Minibüs caddesi, sahil yolu ve ikisinin ortasından geçen Emin Ali Paşa Caddesi. Biz bu ortadaki caddeyi tercih ediyoruz. (Dördüncü bir yol daha var; E5 ama pek de gezilesi değil malumunuz) Emin Ali Paşa Caddesi, binalar ve ağaçların iç içe geçtiği sıcak bir cadde. Burada ne binalar ne de araçlar insanların üstüne üstüne geliyor. İnsanların gözünü yoran kocaman ışıklı tabelalara sahip iş yerleri de yok buralarda. Bir &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlkjrt_RlI/AAAAAAAAAF0/hpFUxIGL5Xo/s1600-h/1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244833805243467346" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlkjrt_RlI/AAAAAAAAAF0/hpFUxIGL5Xo/s200/1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;camcı ve bir kırtasiyeden başka dikkat çeken önemli bir iş yeri yok. Kırtasiye Kirpi’nin de dikkat çekmesinin nedeni önündeki güzel rüzgar gülleri oluyor. Uğur böceğinin kanatları dönüyor, uçarcasına görünüyor. Gelin görün ki dünya yalan söylüyor, annesi babasının terlik pabuç almak bahanesiyle kandırdığı bu uğur böceği şeklindeki rüzgar gülü de pek çokları gibi sadece dönmek zorunda! Onu yere bağlayan demirden bir kurtulabilse uzak diyarlara uçacak belki ama nafile…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İlk olarak üniversitede okurken nasıl bir yer olduğunu çok merak edip de gelmiştik arkadaşlarla Anadolu Yakası’na. Yabancı yerler ve insanlar, dünya bir araya gelip aksini de söylese zordur tanıyıncaya kadar. Biz de zoru kolaylaştırmak için, birer günlük akbil almış ve Kadıköy’deki ana otobüs duraklarından ne kadar ring otobüsü varsa hepsine sırayla binmiştik. Şimdi aklıma geldikçe ağzımın yayılmasına engel olamıyorum. Oysa sonraları öğrendik ki Kızıltoprak-Bostancı hattı boyunca Anadolu yakası aslında nota defterlerindeki birbirine paralel beş çizgiden farksız bir yapıya sahip. En altta Sahil yolu, bir üstünde Bağdat Caddesi, onun üstünde Minibüs Caddesi ve en üstte E-5. Diller, yerler, insanlar,… bu tip şeyleri kendini güvene almak için formulize etmek ister insan ama beklenmedik bir tavır, bir çıkmaz sokak, diğerlerinden farklı çekilen bir fiil planlarınızı alt üst eder. Bu yüzden eşittirlerin karşısını boş bırakıp anlatmaya devam ediyorum. Herkes sürprizini tek başına yaşasın diyerek, keyfi de öyle çıkıyor zaten. Emin Ali Paşa Caddesi bence çok görmüş geçirmiş bir cadde. Hele bir de günlerden Pazarsa, etraf sakin ve sessizse, sanki mahallenin en kıdemli amcasıyla karşılıklı oturmuş gibi hissediyor insan kendini. Yolu iki taraflı gölgeleyen ağaçların arasında kalan düz yoldan geçen bir iki araba var. Biz de bunu fırsat bilip yolun bir o tarafına bir bu tarafına &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMllinqUjKI/AAAAAAAAAGE/OINqyHRdYM4/s1600-h/9.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244834886486101154" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMllinqUjKI/AAAAAAAAAGE/OINqyHRdYM4/s200/9.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;geçiyoruz fotoğraf çekmek için. Suadiye’nin balkonları birbirleri ile yarışıyor adeta. Çiçek çeşitleri, düzenlemeleri, süslemeleri ve rengarenk rüzgar gülleri. Dükkanını açan bir iki esnaf var. Biri de kırtasiyeci amca. Önce anlamıyor neyin fotoğrafını çekmeye çalıştığımızı, neyse bu sorunun cevabını bulması uzun sürmüyor da asıl zor soru neden çektiğimiz? “150 YTL istiyorum.” diyor gülerek. Amcaya diyorum “Bir yanlışlık oldu asıl sen bize 150 YTL vermelisin, gelecek ay Boo Dergi’de senin kırtasiye” Umarım kaybetmemiştir küçük bir kağıda yazdığımız adresi, okuyorsa selamlar!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Cadde sonunda kaldırım kenarındaki çiçeklerle bir kez daha rengarenk görünüyor her yer. Biz, yola devam edip tren raylarına yaklaşıyoruz. Alttan araçlar geçiyor, üstteki köprü ise trenin. O sırada tren hızla geçip gidiyor, fotoğraflıyorum o anı. Fotoğrafta her şey sabit, trense gittiğini belli edercesine akıcı. Anlıyorum ki, ya da bir kez daha farkına varıyorum, biz onca kalabalık &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMll1g6bgeI/AAAAAAAAAGM/Ity_rQnW35k/s1600-h/3.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244835211092132322" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMll1g6bgeI/AAAAAAAAAGM/Ity_rQnW35k/s200/3.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;sokaklar içinde geçip giden insanlar birbirimizi de bu treni gördüğümüz gibi görüyoruz. Netlik adına hiçbir şey yok. Geçip giden, birbirini tanımayan, tanımaya fırsatı da olmayan bir güruh. Trenin tam olarak net bir fotoğrafını çekmek için onun hızında bir arabayla yanındaki caddeden takip edebilirim. Peki ya bu sefer diğer nesneler ne olacak? İnsanların da birbirlerini görüp aynı hızda aynı yolda koşmasına aşk ve sadakat denilebilir sanırım. Gözün ‘o’ndan başkasını görememesinin nedeni de trenle benzer olsa gerek. Şu aşk dedikleri şey bunun için mi insanın tüm bağını koparır dünyadan? (…) Ah bu trenler, yine benim neler düşünmeme, konudan sapmama neden oldular. Cevapsız sorulara cevap aramak… Sustum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlmTIU2lII/AAAAAAAAAGU/1RRjenr0GqI/s1600-h/2.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244835719888147586" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlmTIU2lII/AAAAAAAAAGU/1RRjenr0GqI/s200/2.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Büyük dört yol ağzına geldik. Aşağıya doğru olan ok “Bağdat Caddesi” diyor. Yukarı doğru olan “Minibüs Caddesi” ileri doğru olan “Erenköy” ileriyi seçiyoruz. “Emin Ali Paşa Caddesi” diyen arkamızdaki ok silikleşiyor. Ama o gözden kaybolmadan bir şeyler daha demem lazım. Benim gibi filmlerde bile ana karakterlerin yanında yardımcı karakterlerin de oturmasını kalkmasını, noktasını virgülünü merak edip takip edenlerdensiniz, Emin Ali Paşa Caddesi’ne çıkan sokaklara da mutlaka bir kafanızı uzatın. Özellikle denizden tarafta kalan, tren yoluna kadar inen sokaklar, çeşit çeşit kocaman ağaçları, tüylü, miskin, şişman kedileri, &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlmqdsmDrI/AAAAAAAAAGc/Xd-szlN4o7Q/s1600-h/12.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244836120761863858" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlmqdsmDrI/AAAAAAAAAGc/Xd-szlN4o7Q/s200/12.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;sayıları çok olmasa da az katlı alçak apartmanları ve bahçelerindeki türlü güzellikteki çiçekleriyle adımlayanlara huzuru tarif ediyor hem de benzetme yapmadan! Biz bu sokaklardan birinden değil de Erenköy istikametine doğru biraz daha yürüdükten sonra tren yoluna inmeyi seçiyoruz. Aslında itiraf edelim seçmiyoruz, Camiyi ararken kendimizi burada bulduk. Sokaklarda soru soracak çok fazla insan yok. Kız kardeş olduklarını tahmin ettiğimiz orta yaşlı ama oldukça dinç ve bakımlı iki İstanbul hanımefendisi bize yol gösteriyor. Yeri gelmişken bunu üstüne bastıra bastıra söylemeli; Suadiye ve çevresindeki semtler, saçları beyazlamış, yüzleri kırışmış, boyları kısalmış ama başları/zihinleri/fikirleri hala açık olan Cumhuriyet hanımefendi ve beyefendileri ile dolu.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlnJmsD5CI/AAAAAAAAAGk/NQo-4UkhnQc/s1600-h/8.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244836655751488546" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlnJmsD5CI/AAAAAAAAAGk/NQo-4UkhnQc/s200/8.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Trenli üst geçitten gerisin geri biraz yürüyüp ilk sokaktan sağa dönüyoruz. Sokağın sonuna vardığımızda Suadiye’nin görülmesi gereken iki önemli yapısı karşımıza çıkıyor. Bunlardan iki sokağın solundaki Suadiye Cami. Sultan 2.Abdülhamit zamanında dönemin Maliye Nazırı olan Reşat Paşa tarafından kızı Suad hanım adına yapılmış bu cami. Zaten cami gibi bu semt de adını Suad Hanım’dan alıyor. Caminin avlusuna giriyoruz, etrafa bakınıyoruz. Dikkatimizi bir seyyar eskici çekiyor. Aldıkları ilginç şeyler doğrusu; arabasının üzerine yazdıklarına bakılırsa pul, resim, dolmakalem, madalya, kartpostal alıyor. Tarih satın alıyor, tarih taşıyor. Açıkçası tarihiyle yüzleşmek yerine tüm hatıralarından uzaklaşmak isteyen, kendine kaçak yaşayan insanların tüm hatıralarını parayla taşıyor. Zor zanaat…&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlnkxN-ccI/AAAAAAAAAGs/N1ddJK1a8gs/s1600-h/7.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244837122434560450" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlnkxN-ccI/AAAAAAAAAGs/N1ddJK1a8gs/s200/7.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu caminin sırrını ben hala çözemedim. Nesi beni bu kadar cezp ediyor? Cami oldukça eski, 1905 yılında yapılmış. Ama şimdilerde nitelikten çok niceliğe önem veren zihniyete ders verir güzellikte. İnsanı ürkütmeyen, adeta avlusuna davet eden alçak ve işlemeli duvarları var. Avlusu deseniz, kafanızı dinlemek istediğinizde kitabınızı alıp oturabileceğiniz sakinlikte ve tarafsızlıkta. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Caminin içine mevlit okunduğu için giremiyoruz. Ancak kapı aralığından bile içerinin güzelliği aşikar. İmamın –kendi üslubunu katarak- okuduğu “Sarı Çiçek” insanı büyülüyor. Daha sonra bir gün Ceyda, caminin içini de görmek ve imamla konuşmak için tekrar gitmiş, detayları ondan almak daha doğru olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Caminin zerafeti “Sarı Çiçek” in berrak okunuşu ile birleşince bambaşka bir şey oluyor. Ne olduğunu anlatmam çok zor, tek diyebileceğim “sarı çiçek”in benim için çok sevdiğim babaannem demek olduğu! Geziyi yaptığımız gün caminin çevresini doya doya turluyoruz ama giremediğimiz için içi içimizde kalıyor. Bir sonraki haftasonu camiye tekrar gidiyorum. Daha sakin bir gün. Caminin içi de en az dışı kadar büyüleyici. Caminin dört köşe olan bahçe duvarının her köşesinde bir küçük kulübe var. Küçük kulübe dedim, haksızlık ettim çünkü bunlar da camiyle aynı mimariye sahip, üzerlerinde büyük el emeği olduğu belli ve ayrıca camiye bambaşka bir hava katıyorlar. Bunların ne amaçla yapıldığını imama soruyorum. Şu anda depo olarak kullanılan bu dört kulübenin caminin yapıldığı dönemlerde ayrı ayrı, hayrat, abdesthane ,imam odası, olarak kullanıldığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Caminin duvarlarını çevreleyen sokaklardan biri, bizi giriş kapısına ulaştıran malum sokak. Bir diğeri ise tren rayları ile bu sokağı dik kesen duvarlar arasında kalan daracık ve kısacık bir yol. Adı: İclal Karabekir Sokak. Yaklaşık yirmi beş metre uzunluğunda, dar bir sokak burası. Üzerinde hiçbir şey yok. Sokaklara isim vermeseler diye düşündürtüyor adama açıkçası. İnsana değerli olduğunu göstermek için böyle bir sokağa ismi verilse ne olur ki? Peki ya bir çıkmaz sokağa verilse? Halimiz hep trajikomik…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şener’le burada yollarımız ayrılıyor. Ben burayı başka bir yer ararken tesadüfen bulduğum o ilk gün ilgimi en çok çeken şeydi bu tren yolu ile cami arasında kalan daracık sokak. Hatta o kadar ki merakımdan eve gider gitmez İclal Karabekir’in kim olduğunu araştırdım. Benim kadar meraklılar için; İclal Karabekir Kazım Karabekir’in eşi imiş. Birlikte uzunca yıllar Erenköy’de bir konakta yaşamışlar. Bir şeyin ucundan tutmaya görün, devamı gelir de gelir…Bu hikaye de uzayıp gidiyor ama burada anlatmaya kalkarsak sanırım önce bu ayın en çok yazanı ünvanını bize verirler de sonrasında ne yaparlar bilemiyorum. Daha ikinci yazımızdan göze batmayalım iyisi mi. İsteyenler efendim kendi başlarına çeksinler bu hikayenin ucunu…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMloJt4u65I/AAAAAAAAAG0/ovwWEGgaAQw/s1600-h/5.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244837757195316114" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMloJt4u65I/AAAAAAAAAG0/ovwWEGgaAQw/s200/5.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İclal Karabekir Sokak ile bizi camiye getiren sokağın birleştiği yer aynı zamanda bitim noktaları da oluyor. Tam burada bizi trenin böldüğü iki bölge arasını birleştirmek ve Mücahit Sokak’a geçmemizi sağlamak için bir alt geçit var: Feride Geçidi. Vakti zamanında bu noktadan tren yolunu geçmeye çalışırken hayatını kaybeden Feride Cıva’nın anısına yapılmış. (Feride Cıva ismini daha önce hiç duymamış pek çok kişi. İnternette de aradığınızda –eğer bulduğum doğru kişiyse- yetmişli yıllarda kendine özgü müzikler yapan bir grubun temel taşı olduğunu öğreniyorsunuz. Şarkılarını bulamasam da şarkı isimleri bile döneminin çok çok ilerisinde ve farklı olduklarının kanıtı gibi.) Feride Geçidi, dar ve kısa bir alt geçit olduğu için eğimli yapılmış zemin, basamak kullanılmamış. Her ne kadar yapısal olarak niteliksiz gibi görünse de bu iki sokağı bağlamanın en kolay, kullanışlı e göz yormayan şekli. Malumunuz, Türkiy&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlk3UfkoEI/AAAAAAAAAF8/tri7BYO9ljs/s1600-h/2.jpg"&gt;&lt;/a&gt;e şehirciliğinde üst geçit tutkusu yoğundur. Oysa ki insanlardan önce merdiven çıkmayı beklemek aptallıktır, çünkü insanların gözünü korkutmuş olursunuz bitmeyecek gibi görünen basamaklarla. Maalesef alt yapının düzensizliği, üst geçidin daha kolay yapılabilir olması nedeniyle tercih ediliyor. Şehirlerin görünümleri baltalanıyor. Geçit, süslü duvarlara sahip, ‘graffiti’lerle bezeli. Bu sırada yanımıza bir kadın yaklaşıyor. Garip, gizemli. Ajan olmasından korkuyorum, deli olmasından korkuyorum, onu yazmaktan korkuyorum. “İyi ki devamını yazabilecek, aynı noktadan geçen bir italik kalem benim yazdıklarıma eklemelerde bulunacak.” diyerek sözü Ceyda’ya bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İtalik kalem yetti geldi, geldi de ben de yazarsam gerçek olacağından korkuyorum. Çünkü o kadın gerçek miydi? hala emin değilim. Fotoğraf çekerken usulca sokuldu yanımıza “Çekin tabi de beni çekmeyin…” dedi. “…Onlar çalışıyorsa biz de çalışıyoruz yani” diye ekledi büyük siyah güneş gözlüklerini gözüne tekrar yerleştirirken. Ha bir de dedi ki “Özellikle poşetimi çekmeyin, içindekiler! görülmesin” Biz sadece dinledik, bir şey diyemedik. Sonra üzerinde “Tansaş” yazan &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMloxz4p_aI/AAAAAAAAAG8/QyuVhMsUYDY/s1600-h/10.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244838446000373154" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMloxz4p_aI/AAAAAAAAAG8/QyuVhMsUYDY/s200/10.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;poşetini sallayarak uzaklaştı. Belki sadece ekmek ve gazeteydi içindeki ama çekmek aklımızın ucundan geçmeye cesaret edemedi! Küçük bir çocuk olsaydım belki sırf Feride Geçidi’nin girişinde gördüm diye rüyama girerdi o kadın. Çünkü bence geçit bir masal kitabının içinden çıkmış gibi büyülü bir havaya sahip. Duvarlarındaki çizimler, üzerinden geçen trenler, kısacık bir karanlığa doğru inen hafif eğimli bir yokuş ve karanlıktan aydınlığa doğru yürüyüp kaybolan “Tansaş” poşetli insanlar... &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçidi geçer geçmez kendimizi bir cümbüş içinde buluyoruz. Mücahit Sokak’ta Suadiye Gönüllüleri’nin etkinlikleri var şansımıza. Bahçe mobilyaları, balkon ve evcil hayvanlar üzerine standlar, sokakta her tarafı saran balonlar ve müzik… Sokağın diğer ucu Bağdat Caddesi’ne çıkıyor. Yani aslında bu etkinliklerin başlangıcı sokağın cadde girişi ve yöneten grup da orada bulunuyor. Birbirinden sevimli Suadiye sakini hanımlarla konuşuyoruz. Bize yaptıkları bu güzel çalışmayı anlatıyorlar. Biz de onlara seyahatimizi. Suadiye’nin gerçek sakinlerinin hafta sonu burada durmadığını, ancak “tiki tiki kızlar”ı ve “tiki can erkek”leri görebileceğimizi söylüyorlar. O sokaklarda oturan insanlar yerine gelip geçen insanları görmek gerçekten pek hoş değil; üstelik bu gezilerin keyfi de halk ile konuştukça daha bir katlanıyor. Bu arada ‘Suadiye Gönüllüleri’ semtlerini güzelleştirmek için ödüllü “En güzel balkon yarışması” tertip etmişler ve bu etkinlikle de yarışmayı başlatmışlar. Sonuçlanmasını, kazanan balkonun fotoğrafını görmeyi heyecanla bekliyoruz biz de. Mail adresimizi verip,onlardan da broşürlerini alarak ve tekrar görüşmek üzere diyerek ayrılıyoruz yanlarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlpTyna44I/AAAAAAAAAHE/wnDclefXUZg/s1600-h/15.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244839029775197058" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlpTyna44I/AAAAAAAAAHE/wnDclefXUZg/s200/15.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Sürprizler bir gezinin tadı tuzudur. Ama maalesef sürprizin iyisi kötüsü olmaz! Yani ne çıkarsa bahtınıza. Biz şanslı günümüzdeyiz. Bir anda kendimizi balonlarla süslü bir sokakta, sağlı sollu standları dolaşan insanların arasında bulduk. Böyle bir etkinlik olduğundan hiç haberimiz yoktu. Sokak kısa da olsa, bir anda keyiflendik. Hele de etkinlik masasındaki “Suadiye Sakinleri” ile laflayınca. Bir insanı tanımak için ona kendini anlattırın diyeceğim ama Suadiye vekaletini kendisi için canla başla uğraşan bu hanımlara vermiş anlaşılan. Onlar anlatıyorlar sonsuz bir enerjiyle; elleri ile hayali tırnaklar içine aldıkları “tiki” leri de anlatıyorlar, Suadiye’nin gerçek sakinlerini görmek için haftaiçi gelmemiz gerektiğini de… Masalarındaki broşürlerden birer tane alıyoruz. CKM’de (Caddebostan Kültür Merkezi) yapılan etkinliklere büyük bir samimiyetle davet ediyorlar bizi. Bu neşeyle, bu enerjiyle başaramayacakları şey yok, ben inandım da bu “sakin” lafını yakıştıramadım bir tek. Şöyle daha kıpır kıpır bir şey olsa, fena mı olurdu?&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İşte caddedeyiz. Sormadan, bulmaya çalışmadan Bağdat &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlqhVhxblI/AAAAAAAAAHM/PJdcrfuw9os/s1600-h/4.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244840361996676690" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlqhVhxblI/AAAAAAAAAHM/PJdcrfuw9os/s200/4.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Caddesine istemsizce geliveriyoruz. Ancak kalıcı değiliz, Fenerbahçe orkestrasından marş dinleyip, günün akşamındaki son maçı düşünüyorum. (Neticede Galatasaray sezonu şampiyon kapatıyor, Fenerbahçe’de taraftarının gönlünde şampiyon kalıyor.) Yolculuğumuzun yemek ve sonrası kısmına konuk olarak Ceren’i de alarak seyahate Ceren-Ceyda-Kadriye-Şener olarak devam ediyoruz. Caddede bir büfeden ‘kaşarlı dürüm döner’ ve portakal suyunun keyfine varmayı lüks mekanlara tercih ediyoruz. Ardından da ilk sokaktan Caddebostan Sahil’e doğru ilerliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bağdat Caddesi başlı başına bir yazı konusu. Bu cümleyi okuyunca birçoğunuzun aklına nelerin geldiğini aşağı yukarı tahmin edebiliyorum. Ama bence bu cadde önyargılardan uzak keşfedilmesi gereken bir yer. Ben yolunuz bu taraflara düşerse özellikle cadde ile sahil arasında kalan sokaklara inmenizi öneriyorum. Çıkmaz sokakları eğlenceye dönüştürüp yeşilin ve sessizliğin tadını çıkarın. Tabi dikkat ettiğiniz her ayrıntı size keyif olarak geri dönecektir, bunu da aklınızda bulundurun. Ağaçların arasında gördüğünüz “Vapur Yolu Sokak” tabelasını “Allah Allah burada vapurun ne işi var?” diyerek takip edip de sahildeki Suadiye otobüs durağına çıkınca ne demek istediğimizi anlayacaksınız eminim.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Orta Anadolu’da yaşamış bir insan için İstanbul’da geçerli önemli bir kuraldır bu: Kaybolduğunu hissedersen denizi gördüğün yöne doğru yürü! Her yol denize doğru çıkar, deniz kenarı seni istediğin yere elbet götürür. (Paran varsa ikinci kural da şudur: Yürünmeyecek gibiyse, taksiye bin ve en yakın noktaya sürmesini söyle.) Bağdat Caddesi’ni bölen her sokak da denize çıkıyor. Eminim oradaki her sokağın, sokak isimlerinin pek çok hikayesi vardır ama benim şimdilik tek isteğim denize ulaşmak oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlrA1HfrPI/AAAAAAAAAHU/-_QfPtuGzRw/s1600-h/6.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244840903052340466" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlrA1HfrPI/AAAAAAAAAHU/-_QfPtuGzRw/s200/6.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Caddebostan Sahili güzel, keyifli. Bir yandan bisikletli insanlar pedalları çevirme gayretinde, bir yandan da yürüyenler muhabbet halinde. Yelkenliler görüyoruz, gökyüzü de bulutlu olunca kartpostal edasıyla duruyor karşımızda. Uzun uzun yürüyoruz sahilde. Anlıyorum bir kez daha, İstanbul’un bu kısmında yaşamalı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sahil benim dostum, sırdaşım. Belki böyle düşünen sadece ben değilim ve belki de bu yüzden sahilde herkes daha bir kendisi gibi ve ben bunu seviyorum. Yürüyenleri, oturanları, çiftleri, tekleri, bisikletlileri, yelkenlileri ,kaykaylıları, uçurtma uçuranları, yeni yürümüş bebekleri, gamsız kedileri, onların peşine düşen köpekleri, hem uzak hem yakın adaları ile sahili Suadiye yazısının yamacında anlatmak zor ve dostuma yapacağım büyük bir haksızlık olur. O yüzden bu kısacık girizgahımın ardına üç noktamı koyuyorum…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Yolculuğumuzu yeniden bir sokak ile Bağdat Caddesi’ne çıkarak tamamlıyoruz. Bunca tatlı manzara insanın kan şekerini düşürüyor sanırım. Şöyle güzel bir &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlrg4qPSwI/AAAAAAAAAHc/CG-3z2gp4WY/s1600-h/14.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5244841453759187714" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlrg4qPSwI/AAAAAAAAAHc/CG-3z2gp4WY/s200/14.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;pasta yemek güzel olmaz mı? Bu gezinin son noktasını Özsüt’te pastalarımızı yerken, ben pastaya “üç silahşörler” ise ayakkabıcı Faysal’daki vitrine dalarak koyuyoruz. Neticede birimiz dik, birimiz italik olsak da noktamız yine aynı nokta ve önemli olan da zaten aynı noktada birleşebilmek. Yazanlar olarak, toplum olarak, dünya olarak… (Suad Hanım Çiçeği’nden olacak “çiçek çocuklar”a benzedi kapanış söylemim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Güzel bir günün ardından bir noktayı daha gönül rahatlığıyla işaretleyebiliriz İBB Şehir Rehberi’nde. Gönül rahatlığıyla diyorum ve “tekrar yapar mıydım?” diye sormuyor bu defa kendime çünkü ben bunu zaten sık sık ve çok da severek yapıyorum.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(Boo! Dergi - Sayı 30 - Haziran 2008)&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3498308235400486734-7268980430705185717?l=birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/feeds/7268980430705185717/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3498308235400486734&amp;postID=7268980430705185717&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/7268980430705185717'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/7268980430705185717'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/2008/09/suadiye-caddebostan-haziran-2008.html' title='Suadiye - Caddebostan... Haziran 2008'/><author><name>kara kedinin golgesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SMlsLIPeeaI/AAAAAAAAAHk/AnsVG2-Ivsk/s72-c/ana+foto%C4%9Fraf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3498308235400486734.post-4428620783815761661</id><published>2008-08-19T12:08:00.000-07:00</published><updated>2008-09-11T12:14:31.488-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='samatya - mayıs 2008/sayı 29'/><title type='text'>Samatya... Mayıs 2008</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yolculuk trenle yapılıyorsa, tren üzerine yazılar yazılmak isteniyorsa belki de en güzel başlangıç noktası Sirkeci’dir. Orient Express’in son durağından başlamak, Agatha Christie’nin de gördüğü açıdan bakmak etrafa… Tek fark biz ikinci peronda kalkışa hazır beklerken onun her daim birinci perona gelmesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Birinci peronunu, ikinci peronunu, içini, dışını, memurunu, yolcusunu her yanını inceledim Sirkeci Garı’nın. 10.30 olan saatim 11.00 oldu sonunda. Halimden? Kesinlikle şikâyetim yok. Hatta zaman zaman düşünmüyor değilim; böyle avarelik etmek işten sayılsaydı, aylaklık maaşa bağlansaydı diye. Cumartesi’nin güneşine aldanıp incecik giyimimle Pazar’ın ayazında buz tutmuş olmam da bana ders olsun. Her kim ki yollara düşecek; bir gün evvel hava durumuna baksın, fotoğraf makinesinin pillerini, filmlerini kontrol etsin, benim gibi yazmadan aklında tutamayanlar kâğıdını kalemini unutmasın.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyimizle hazırız. İşaret verildi, düdük çalındı ve yarış başladı! İlk Boo yazımız da bu noktadan başlayıverdi. Sirkeci’den bindiğimiz eski banliyö sarsıla sarsıla ilerleyip bizi Kocamustafapaşa İstasyonu’nda bıraktığında kronometremiz on altıncı dakikadaydı. Yani gittiğimiz yer o kadar yakın. Evet, durak ismi her ne kadar Kocamustafapaşa olsa da şu an Samatya’dayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw8E1oREpI/AAAAAAAAAA0/mtEwy9HlRks/s1600-h/1.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236626520538157714" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" height="144" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw8E1oREpI/AAAAAAAAAA0/mtEwy9HlRks/s200/1.+foto.jpg" width="214" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;İlk başlarda zorunluluktan istemeye istemeye bindiğim nevi şahsına münhasır banliyö trenlerinden zamanla anlatılmaz bir zevk almaya başladım. Bunu hep Haydarpaşa-Bostancı hattı üzerindeki eski istasyon binalarına, istasyona bakan apartmanların camlarında görmeye alıştığım yaşlı teyzelere, amcalara ya da her gülüşe, her sallanan ele karşılık veren çocuklara bağlamıştım. Ama şimdi bu 1962 model Fransız yapımı banliyö treninde, daha evvel hiç gitmediğim bir yolda giderken anladım ki banliyö trenlerinin, başına buyruk, asi zamana söz geçirmeleri büyülüyor beni. Sanki usulca, ürkütmeden “yavaşla” diye fısıldıyorlar zamanın kulağına. “Yolcum hayatın tadını çıkaracak, yavaşla” hayatın tadı damağımızda ilerliyoruz, hayretler içindeyiz. Her yanı orijinal bu trenin. Koltuklarını mı, tutamaçlarını mı, lambalarını mı, kapı kollarını &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw8TT87ppI/AAAAAAAAAA8/cECqvx1TNqk/s1600-h/2.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236626769196066450" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw8TT87ppI/AAAAAAAAAA8/cECqvx1TNqk/s200/2.+foto.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;mı anlatalım? Hadi kapı kollarını anlatalım. Ev tipi desek yalan olmaz herhalde. İnmek ya da binmek için, kapının her iki kanadındaki kolları tutup aşağıya indirip kanatları yanlara itmelisiniz. Tren durunca bunu yaptınız yaptınız, yapamazsanız bizi gülümseten şu çift gibi bir sonraki durakta tekrar deneyeceksiniz şansınızı. 16 dakika geçmiş, Samatya’ya gelmişiz, kapıyı da açtık başarıyla. Dönüşte umarım yine sana denk geliriz emektar ihtiyar… &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İstasyonun hemen dibinde tellerin berisinde iki katlı kâgir evler bulunuyor. Hepsi ayrı bir renkte boyanmış, bu sayede birbirlerine karışmıyorlar. Sanki hepsi bir domino taşı, yıkılması için yan yana konulmuş. Ama tek farkı aralarına boşluklar konulmamış. Daha bir sık. Onun için üflesem devrilmez ama ya dokunsam? Dokunmaktan korkuyorum içinde onca yaşayan varken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Her şeye kadrajın arkasından bakmayı sevmem ben, çıplak gözümle göreyim isterim bazen. Öyle güzeldir ki bazı şeyler –küçük çocuklar, yavru hayvanlar, bazen sevdiğiniz, erik ağaçlarının yeni açmış çiçekleri mesela…- dokunsam bozulacaklar, solacaklar, eskisi gibi olamayacaklar gibi gelir. Bu yüzden gözlerimle sevmeyi tercih ederim onları uzaktan, zarar vermeden. Bu trenden iner inmez fark ettiğimiz evler de öyle… Vücudundaki yaraları süslü kıyafetlerle gizlemeye çalışan biri gibi inadına canlı renklere boyanmışlar, sanki en sağlıklılarını başlara koymuş kol kola girip birbirlerine yaslanmışlar.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evler ile istasyon arasında dar bir sokak var: İç Kalpakçı Sokağı. Bu dar yol sayesinde evlerin ne durumda olduğunu daha yakından görebiliyoruz. Çoğunun kapısı ufak, yarısı yolun altında kalmış gibi, kökleri gövdesinden uzun çam fidanları gibi… Evler ile istasyon telleri &lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw8o7k4BGI/AAAAAAAAABE/oGxMyfNrQkg/s1600-h/3.+foto.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236627140609836130" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw8o7k4BGI/AAAAAAAAABE/oGxMyfNrQkg/s200/3.+foto.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;arasına gerilen iplerde çamaşırlar asılı, yavaş yavaş suları damlıyor. Beyaz yazmalı bir teyze ve bir çocuk oturuyor bir duvar dibinde. Teyze bizi görünce yüzünü çeviriyor. İleride bir kapı açılıyor, gençten bir kız yolluk çırpıyor. “Kolay gelsin.” diyoruz. Soracak bir şeyimiz olmadığından Samatya’ya nasıl gidebileceğimizi soruyoruz. O da bizim gibi bilmiyormuş. Daha yeni gelmiş. Belki de daha yeni gelin olup gelmiştir. Yeni yurduna daha hâkim değildir. Peki ya biz? Biz niye kalemimize hâkim olduğumuz kadar kelamımıza hâkim değiliz? Kıza aslında oldukça saçma bir soru soruyoruz. Sanırım günün ilk diyalogu böylece karşılıklı çekingenlikle başladığı hızla bitiyor. Kızın ilerisinde yol boyunca tenekeler var. Üzerinde “Sana yağına evet!” yazıyor. Tarih burada hep aynı. Akmıyor, değişmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw88Olpv-I/AAAAAAAAABM/BDQCfyQWXQU/s1600-h/4.foto.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236627472130883554" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw88Olpv-I/AAAAAAAAABM/BDQCfyQWXQU/s200/4.foto.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Evlerin önündeki dar sokak, seneler önce arkadaşlarıyla saklambaç oynarken tren yolunun arkasına saklanmış bir çocuk. Çanak çömlek patlamış, ebe değişmiş, oyun bitmiş, herkes dağılmış. Zaman geçmiş, o kalmış. Ama diliniz varmıyor söylemeye. Sessizliğin, seslerden daha iyi bir hatip olduğu ender anlardan biri bu da. Sokağın insanları ile de tam olarak –uzun uzun- konuşamamamız da belki bundan.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;İç Kalpakçı Sokağı’nın başına dönüp yukarı çıkar çıkmaz kendimizi balıkçıların arasında buluyoruz. Hemen berimizde ise Samatya Meydanı ortaya çıkıyor. Fenomen haline gelen, televizyon tarihimizin en kaliteli yapımlarından biri olan İkinci Bahar dizisinin mekânlarından biri. Ama bunun üzerine düşünemeden Trakyalı bir teyze durduruyor bizi. Ne olduğunu anlayamadan anlatmaya başlamış oluyor. Kızına benzetmiş, kızı uzaktaymış. Teyzem Uğur Dündar’la aynı köydenmiş. Anlaşılan onu ne kadar bağrına bastıysa sormadan söyleyiverdi. İkinci diyalog da böylece biz çaba harcamadan başladı, şaşkınlığımızla bitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw9Jc8zf6I/AAAAAAAAABU/wWG_JiepQ0s/s1600-h/5.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236627699324387234" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw9Jc8zf6I/AAAAAAAAABU/wWG_JiepQ0s/s200/5.+foto.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Deniz her yerde güzel, balıkçılar hatta tezgâhlarının önündeki kediler. Ama insanlar, sokaktan geçen insanlar? Sokaklar değiştirir mi insanları? Yaşadıkları yerler? Birden karşımıza çıkan, Uğur Dündar’ın akrabası bu teyze bu sorunun cevabını vermemizi sağlamaya yetmez, haklısınız. Annem olsa derdi “Tek çiçekle bahar olmaz” Ama bakın günün sonunda belki de daha sonuna gelmeden Samatya öyle bir cevap verecek ki sorumuza, diyeceksiniz ki sırf bu cevabı almak için bile gidilebilir oraya. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Samatya Meydanı… Ufacık bir meydan. Karşılıklı iki lokanta var. Biri Ali Haydar İkinci Bahar Lokantası. Diğer uçta balıkçılar ve balık ekmek yapan ufak birkaç lokanta daha... Çekim hileleri ve sinemanın büyüsünden olacak muhteşem görülen, yaşanılası bulduğum o meydan artık benim için sıradan bir meydan. Tabi diziyi izlemeyenler için güzel gelebilir, tercih meselesi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Ben ikinci Bahar’ı izlemeyenlerdenim. Bu yüzden olumlu ya da olumsuz bir önyargım yok &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw_qHUJ55I/AAAAAAAAACc/RHesayD3jKU/s1600-h/6.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236630459475683218" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw_qHUJ55I/AAAAAAAAACc/RHesayD3jKU/s200/6.+foto.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Samatya Meydanı hakkında. Ama genel olarak meydanlar hakkında var. Şikâyetim var. Türkiye’nin meydansızlığından şikâyetçiyim. Ben meydanları evlerin sofalarına benzetirim hep. Eve girenlerin, evden çıkanların, evde yaşayanların buluşma yeri. Kimseyi tanımasanız kimseyle konuşmasanız da hatta bambaşka bir ülke de bile olsanız, meydandaki bir bankta soluklansanız beş dakika; yaşlısını, gencini, esnafını, kedisini, köpeğini, çimenini, çiçeğini, her şeyini tanırsınız o yerin. Aynı anda hem bir şeyin parçası olma hem bir şeye dışardan bakma lüksünü sunar meydanlar insana. Yakınlaştırır insanı insana ama artık evlerde sofa olmadığı gibi, yurtdışında en ufak yerleşim yerinde bile büyük öneme sahip olan Türkiye’de ise zaten yok denecek kadar az sayıda ve küçük olan meydanlar daha da küçülüyor. Bir koşuşturmacanın içinde yaşayıp gidiyor insanlar. Etraflarından ve birbirlerinden uzak.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Er geç istasyona varmak için bu meydandan yine geçeceğimiz için uzun uzun anlatmıyorum. Doğrudan devam ediyorum söze, meydandaki basamakları çıkarken. Şimdi Samatya’ya otobüs ile gelenlerin geçtiği Müdafaa-i Milliye Caddesi’ne çıkmış olduk. Cadde küçük kentlerin en işlek caddeleri gibi. Ne kadar işlek olursa olsun sakin bir havası var. Bu bir İstanbul Caddesi olamaz gibi geliyor. Caddede sağlı sollu binalar, pek çok kıraathane ve işyerleri var. Kıraathaneler ilginç bir şekilde isimlerini “cafe” yapmış burada. Nedendir, doğrusu biz bir anlam veremedik. İçlerinden en dikkat çekici olanının adı ise “Beyaz Saray Cafe” idi. Atlanılmayacak kadar ilginç geldi, aktarmalı diye düşündüm. Görmek isterseniz Ağa Hamamı ile başlayıp Ermeni Kilisesi’nde son bulan dik yokuşun arasında kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meydana inen merdivenlerden çıktık ve büyü bozuldu. Samatya’nın elde kalanını sanki bir çukurun içine gizlemişler. Bari bunun kıymeti bilinsin diye de uzun merdivenlerle biraz zahmet çıkarmışlar elde etmek isteyenlere. Müdafaa-i Milliye Caddesi’ne çıkınca insan içinden keşke diyor keşke daha çok şey sığsaymış o çukura. Cadde boyunca sımsıkı dizilmiş binalar. Bir Mecidiyeköy bir Kadıköy kadar üstünüze gelmese de apartmanlar, insanlar, arabalar yine de “olmamış” , “yakışmamış” bir şeyler var; aklınıza, gözünüze takılan.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw-GUolOcI/AAAAAAAAABk/36jdmHTyDOE/s1600-h/7.+foto.JPG"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236628745064102338" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw-GUolOcI/AAAAAAAAABk/36jdmHTyDOE/s200/7.+foto.JPG" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Cadde boyunca irili ufaklı pek çok kilise çanı görülüyor. Bazılarının kapısı caddeye bakıyor. Kapılar sıkı sıkıya kapalı, duvarlar yüksek. Hepsinin kapısında zil. Basıyoruz zile, içeriden ses seda yok. Pek çok kilisenin kapısını çaldık, içerisine bakmak istedik. Ancak Samatya’daki en büyük kilise olan Ermeni Surp Kevork Kilisesi’nden ve ufak bir Rum kilisesinden başka bir kiliseyi göremedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bu kadar dar bir alanda bu kadar çok kilise gördüğüm İstanbul’daki tek yer Samatya sanırım. Ama Samatya meydanının çukura saklanması gibi kiliseler de insan yapımı demir/beton dağların arkasına gizlenmişler. Özelikle de, ellerini arkasına kavuşturmuş ağır ağır adımlayan – büyük ihtimalle- Samatya’lı olan amcanın peşinden yokuş yukarı çıkarken birden başlayan Ermeni Lisesi’nin yüksek duvarı ilgimi çekiyor. Öyle bir şey ki onu gördükten sonra sanki yokuş daha da dikleşti, vazgeçip yolun ortasına bağdaş kurasım var. Tepeye varana kadar bin bir türlü şey – az ne demek?, çok ne demek?, farklı ne demek?, aynı ne demek?… — geçiyor aklımdan.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw-adf3MAI/AAAAAAAAAB0/rZuaZP1kdKs/s1600-h/8.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236629091040833538" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw-adf3MAI/AAAAAAAAAB0/rZuaZP1kdKs/s200/8.+foto.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Surp Kevork, Türkçe’de Sulu Manastır, biraz daha yüksekçe bir yere kurulmuş. Ağa Hamamı’nın yanında oldukça dik bir yokuş çıktıktan sonra sağınızda kalıyor. Kilisenin iki yanında Ermeni Lisesi ve İlkokulu var. Yaklaşık 300 öğrencisi olan bu okulların duvarları oldukça yüksek. Tecrit edilmişçesine korunaklı yapılmış duvardaki bahçe kapısı da dümdüz demir bir kapıdan oluşuyor. Kilisede de güvenliğe bir o kadar önem veriliyor. Bazilika tarzında yapılmış binanın dışı kesme taştan yapılmış. İsmi içerisinde merdivenlerle inilen sulu bir ayazma olmasından geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yokuşun başından sola kıvrılıp okulun kapısının önünden geçiyoruz. Hemen yanındaki Ermeni Kilisesi’nin kapısı açık. Önünde bir adam, ne yapmak istediğimizi soruyor. Merak ettiğimizi, içeriyi görmek istediğimizi söylüyoruz. Yaklaşıp çantalarımızı kontrol ediyor. Fotoğraf makinelerimizi işaret edip, “girebilirsiniz ama içerde çekim yapmak yasak” diyor. Makinelerimizi kaldırıp çantalarımıza koyuyoruz. İçerdeyiz.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kilise avlusunda bir sıcaklık var. İnsanlar banklarda oturmuş sohbet ediyorlar. Sıcaklık binanın kapısına da hâkim. İnsana “gel” diyen ahşap, buzlu camlı ve iki yöne de açılabilen kapıdan insanın giresi geliyor. Bu çağrıya dayanamayıp giriyoruz. İçeride pazar ayini devam ediyor. Açıkçası papazın söylediklerine pek kulak kabartamıyorum. İçeriyi inceliyorum. Kilisenin içi de dışı kadar sade. Ayrıca aydınlık ve ferah. Pek çok kilisenin aksine duvarlarında çok az tasvir asılı ve duvarlara beyaz ve pembe renk hâkim olmuş. İçeriye biraz olsun canlılık katan unsurlar avizeler olmuş. İçeride Ceyda Zeynep bir Ermeni teyzeyle konuşuyor. Ne dediğini aynı duyguyla anlatmam güç. İçerideki kadınların başları yazmalı, sokakta görsen anlamazsın. Anlaşılan gerçekten para ve iman hangi insandadır, nasıldır; anlaşılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Neden camilerin içi kiliselere göre daha aydınlıktır, merak ettiniz mi hiç? Müslümanlıkta insanların günahsız doğduğuna inanılır, aydınlık. İnsan yaşadıkça karanlıkla tanışır. Hıristiyanlıkta ise tam tersi bir inanç vardır, insanın yaşam boyunca tüm çabası doğarken beraberinde getirdiği karanlıktan –günahlardan- kurtulmak, aydınlığa ulaşmaktır. Kilisenin içine girdiğimde aklımdan ilk bunlar geçiyor. Kısacık her şeye göz gezdiriyorum; sesin geldiği yere, avizelere, yanan mumlara, gravürlere, tavan süslemelerine ve insanlara… Fotoğraf çekenler bilir; kapının, duvarın, ağacın, çiçeğin fotoğrafını çekmek nispeten daha kolaydır. Kedi, köpek, kuş deseniz, en fazla ürkütüp kaçırırsınız – aman dikkat bazen de siz kaçmak zorunda kalabilirsiniz- Şayet insansa kadrajın içine almak istediğiniz, öncesinde atlamanız gereken eşik birden yükselir. Aslında çoğu zamanda hayalidir bu eşik, biraz sizin korkunuz yükseltir biraz karşınızdakinin korkusu, biraz sizinki biraz karşınızdakinin ki… Bir içten merhabayla yıkılıverir çoğu zaman, siz de oturur gülersiniz korkunuza. Ha elimizde fotoğraf makinemiz yoksa ne mi olur? Şöyle diyelim “insanlığın eskiden beri âdetidir suçu nesnelerin üzerine atmak” Girdiğimizden beri bakışıyorum solumdaki orta yaşlı teyzeyle, bir tebessüm bir “merhaba” yıkıldı duvar. “Ermeni misiniz?” “Ermeniyim” diyor teyze. “Ama siz, yani dışarıda görsem yani başınızdaki eşarp falan...” Kurduğum cümlelerin ne kadar saçma olduğunu ben de fark ettim, ama artık çok geç. Gülümsüyor. O da neden burada olduğumu soracak ama en az benimkiler kadar saçma olacak hangi kelimeyi yan yana koyarsa koysun. Anlıyorum, gülümsüyorum. “Arkadaşlarımla” diyorum “Pazar olunca, havayı da iyi gördük dolaşmaya geldik Samatya’ya, sonra burayı görünce…” Daha fazla alıkoymak istemiyorum teyzeyi ayinden, “iyi günler” diliyorum. Usulca çıkıyoruz kiliseden. Aslında yokuşu çıkarken sorduğum sorulara birer cevabım vardı benim, şimdi doğruluklarını ispat etmiş gibi mutluyum. Bütün kavramları şekillendiren biziz aslında. Azı az yapan çoğu çok, korkuyu korku, karanlığı karanlık, aydınlığı aydınlık… Ve aslında hiçbir şey ya da hiç kimse bizi düşündüğümüz kişi olmaktan alıkoymuyor. Az hissettiğimiz kadar azız, çok hissettiğimiz kadar çok.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kilise tarihi hakkındaki en net bilgi üzerine kurulduğu alanda eskiden bir Rum Kilisesi (Maria Peribleptos) olmasıdır. Bu bölge bir padişahın emri üzerine Rumlardan alınıp Ermenilere verilmiştir. Ermeni Patrikhanesi de 1640’lı yıllara kadar burada kalmış. Surp Kevork, patrikhaneni kilisesi olma görevini üstlenmiş. Daha sonra patrikhane Kumkapı civarındaki şimdiki yerine taşınmış. Böylece İstanbul’daki Ermeni nüfusun yerleştiği bir bölge halini almış burası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bir de burası için anlatılan bir efsane var ama tarihler ve isimlerin uyuşmaması sonucu zaten gerçek olmadığı ortadadır. Rivayete göre Sultan Deli İbrahim, haremi için getirilen bir Ermeni kadını çok beğenmiş. Kadın –ki şekerpare adını takmışlar- onu parmağında oynatarak buranın kendi milletine verilmesini sağlamış. Ancak bu kilise 1600’de kurulmuştur, Deli İbrahim ise daha önce yaşamıştır. Yani tarihler çelişmektedir.&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;Kilisenin avlusunda küçük bir tur attıktan sonra, çıkışa doğru ilerliyoruz. Sol tarafımızda Ermeni İlkokulu’nun kapısı var sağ tarafımızda ise okul aile birliğinin odası. Odanın kapısına hem Ermenice hem Türkçe yazılmış ismi. Yaklaşıp incelediğimi görüyor odada çocuğuyla oturan adam. Harflerin dikkatimi çektiğini söylüyorum. Köşeleri olmayan, yuvarlatılmış harfler. “Ermeni Alfabesinde tam 38 harf var biliyor muydunuz” diyor. Bilmiyordum ve öğrendiğimden ötürü fazlasıyla memnunum. Dışarı çıktığımızda, bizi içeri alan adam yanımıza yaklaşıyor. “Gençler var mı merak ettiğiniz sormak istediğiniz bir şeyler?” diyor. Biz daha bir şey demeden ekliyor. “Girerken öyle baktım çantanıza falan ama yüzünüzden anlaşılıyor zaten iyi niyetiniz, ama biz de haklıyız işte…” her iki tarafın da haklı olduğu her konuda olduğu gibi, diyecek bir şey… Yok. Teşekkür edip, yola devam ediyoruz. Birkaç adım atmadan bir cami çıkıyor karşımıza, avlusunda 3–5 erkek oturmuş sohbet ediyorlar. Birden camiye girmeye kiliseye girmekten daha çok çekindiğimi fark ediyorum. Kiliselerin görünen duvarları varsa etraflarında, maalesef camilerin de görünmeyen duvarları var, her geçen gün daha da yükseltilen. Diyecek bir şey… Çok da yok yazık ki!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapıları bize açılan ikinci kilise olan Rum Kilisesi’nin ise sadece avlusuna göz ucuyla bakabilmiş durumdayız. İçeride bir aile yaşıyor. Görevli olan bu aile bize kiliseye girme izni vermiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw-mSexT8I/AAAAAAAAAB8/Gg_Qac1kyi0/s1600-h/9.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236629294241894338" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw-mSexT8I/AAAAAAAAAB8/Gg_Qac1kyi0/s200/9.+foto.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Apartman zillerine sıradan basıp kaçan çocuklar mıyız biz? Çocuk olduğumuz doğru, zaten insanların yollara düşmesinin bir nedenin de bu olduğunu düşünürüm ben. Özgür olmak ve genelde insan yaşamının en özgür dönemidir çocukluk ne kadar içindeyken fark edilmese de. Zillere basıyoruz doğru, ama kaçmıyoruz. Biz uslu uslu bekliyoruz, sabırla, kapıların açılmasını. Çoğunun zili çalışıyor mu çalışmıyor mu onu bile duymuyoruz dışardan. Rum Kilisesi’nin kapısını bir çocuk açıyor. Belki de çocuk olduğu için açıyor. Ama maalesef arkasında annesi duruyor ve açılan kapı kısa bir süre sonra kapanıyor. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yeniden yokuşun başındaki Ağa Hamamı’na dönebiliriz. Burası Mimar Sinan’ın yaptığı eserlerden biri. Ancak yıllarca harabe halinde kalmış. Yıllar sonra, 2002 yılında Kültür Bakanlığı restorasyon çalışmasına başlamış. Şu an bir restore durumu söz konusu değil. Demir parmaklıklı ana kapıya kilit vurulmuş. İçeriye, parmaklıklar ardına baktığımızda ise içler acısı durum ortaya çıkıyor. Eserin düzenli bir şekilde yenilenmek yerine hol kısmına yeniden beton kolonlar dikildiği görülüyor. İçerisi sanki yarım bırakılmış yeni bir inşaat gibi. Her tarafta çimento ve tuğlalar var. Ayrıca bir koltuk takımı ve bir masa da mevcut. Anlaşılan bu hamamın akıbeti de uzun zamanlar belli olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık hamam dışında her şeye benzeyen bu yapıyı da anlattığıma göre başka bir sokakta başka bir hikâyeye yelken açabiliriz. Ağa Hamamı’ndan gerisin geri yürümeye karar veriyoruz. Yolun altında eğrilerek giden, Çağla Eczanesi’nin yanından başlayan, sokağa giriyoruz. Sokağın devamında bizi dik bir yokuş karşılıyor. Yokuşun solunda bir çay bahçesi, sağında ise yine taş bir bina. Yoldan geçen birkaç kişiye soruyoruz ama bilen yok. Oranın fabrika olduğunu diyen de oldu, yıkık bir harabe diyen de. Ancak sonradan anladık ki orası bir Rum kilisesidir. İşte bize -kapılarını hafifçe aralayarak da olsa- içini birazcık gösteren ikinci kilise de burasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Allahtan Şener var da hamam hakkında bir şeyler söylemiş. Çünkü benim hamam hakkında konuşasım yok. Hamam adına ve bu hamam gibi varken yok edilen her şey adına susuyorum! Ama “Hamam nerde acaba?” diye kendi aramızda konuşurken yanımızda beliren bir amca var ki anlatmadan geçemem. “Uzaktan” diyor “hamam dediğinizi duydum. Yabancılar, gidip tarif edeyim dedim” Yaşının üstünde yaşlı gösterenlerden amca, ön dişleri seyrekleşmiş, gövdesi hafif öne doğru eğilmiş ama yüzü inatla gülüyor, içinde neler olduğunu bilmek ise imkânsız. “Siz Samatyalı mısınız?” diye soruyoruz. Daha da yaklaşıyor, fısıldayarak söylüyor, -övünmek gibi olmasın dercesine- “Tam 150 yıldır”&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soldaki çay bahçesine giriyoruz biraz soluklanmak için. Plastik masalar, sandalyeler yeni yeni çıkarılıyor. Ama zaten bu sandalyelere adamlar oturmuş. Az ilerideki oldukça uzun –ki en az altı kişi sığar- banklarda oturan yaşlı iki teyze ve gençler vardı. İki teyzenin oturduğu banka biz de oturduk. Teyzelerle konuşmak istiyorduk, haliyle en güzel soru da yandaki binanın ne olduğunu sormak oldu. (Buradan sonra sanırım teyzeleri birinci ve ikinci teyze diye ayırmak daha doğru olur.) Birinci teyze oranın kilise olduğunu söyledi. Pek çok sefer tekrar etti. Daha sonra da Hıristiyan ya da Müslüman olmanın değil, insan olmanın önemli olduğunu belirtti. Yani sanırım bizi ilk başlarda gayrimüslim sandı. Asıl önemli nokta bu değil tabi, bu durum halen açık görüşlü, dine göre ayrım yapmayan insanların yaşadığının göstergesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;99’un yazı gözümüz televizyonun anteninde… O kıpırdadı biz parka indik, o sallandı biz yine parka indik annemle. Böylece tanıştım parkın müdavimi orta yaşlı insanlarla… Pasta tarifi verdiler, eve gittim denedim. Öyle şeyler anlattı ki kimisi, hem dinledim hem aklımın bir köşesine yazdım. Kısacası bu işi sevdim ben. Fiilen Samatyalı, teoride Malatya’lı bu iki teyze de farkında değiller ama bir dişi Hacivat-Karagöz’ler sanki. Bizi dinlemeden giriştiler lafa,. Kaptırıp gittiler sonra, öyle ki bir ara ben bile gayrimüslim olduğumuzu sandım.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teyzelerimizin ikisi de Malatyalı. Birinci teyzenin kocası vefat etmiş, oğulları da ona bu semtte kendi evlerine yakın bir ev almışlar. Denizi sevmiyormuş, biraz uzaktan bakmakla yetiniyor sadece. Ayaklarının sağlam basmasını istiyor yere hep. Batmasından korkuyormuş vapurların, batmaması için dualar ediyormuş her namazdan sonra. Neticede yer gök duayla… Tekrar belirtiyor denizi sevmediğini. İkinci teyze ise hafif bir sesle “Ama ben seviyorum.” diyor. Hep birlikte gülüyoruz buna. Sonra da ayrılıyoruz teyzelerimizin yanından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Deniz kendisinden bahsedildiğinden habersiz, üstündeki gemileri kaldırmakla meşgul… ben denizi de seviyorum, onu sevmediğini de sevdiğini de böyle naif ifade edebilen insanları da…&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bu nezih çay bahçesi, arka duvarı görünen kilise ve biraz biraz görünen denizle üç tarafımızın çevrelendiği bu noktada dördüncü yönümüzü de kaplayan bir yıkık yapı daha var. Yine restorasyona başlanmış, yine bitirilememiş. Eski bir cami, eski bir kilise. Kapısı kilitli, üzerinde neredeyse yirmi yıl öncesinin afili ve zamanın civcivli kapı tokmaklarından biri var. Kapıya vuruyoruz, açılıyor. Bir görevli kapı aralığından olanca ciddiyetiyle bize bakıyor. İçeri almıyor bizi. İçeriyi görebilmemiz için Sultanahmet’te müze müdürlüğünden izin almamız gerekiyormuş. Sürekli ters ters konuşuyor üstelik. Kızıyorum haliyle içimden. Sırayla o görevliye, onu başa getirene, onu da başa getirene, hükümete... Kilise görevlileri bile bizi, farklı dinlere mensup bizleri, sıcak bir ilgiyle karşılarlarken ve üstelik insanların kendi içlerine en çok döndükleri, en özel yerleri ibadethanelerine kabul ederlerken bizim birbirimize yaptığımız bu saygısızlık reva mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Yine diyorum ki “İyi ki Şener var” Bazı şeyleri değil söylemek yazmak bile gelmiyor içimden.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Kızgınlık yolun devamında hemencecik geçiyor. İleride bir binanın yan cephesinde buraya özgü bir ilan görüyoruz. Siyah zemin üstüne beyaz yazı. Ancak yarı yarıya silinmiş. Sokakta oynayan &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw-0jLYtaI/AAAAAAAAACE/OoAQVnNh39o/s1600-h/10.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236629539242161570" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; CURSOR: hand" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw-0jLYtaI/AAAAAAAAACE/OoAQVnNh39o/s200/10.+foto.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;çocuklara soruyoruz ama bilen yok. Onlar doğmadan önce yazılmadı ya o yazı, bilmeleri icap etmez mi? Maç muhabbeti ediyoruz çocuklarla. Galatasaray mı Beşiktaş mı? Ben Galatasaray dediğimden çocuklarla kanka oluyoruz. Sonra da yola devam ediyoruz. Ve biraz daha ilerle bu reklâmın silinmemiş halini görüyoruz: “Duvarım su alıyor, yetiş Yusuf Usta” Sanırım bu ustanın işi yan cepheleri ziftle kapatmak ama emin olamıyorum. Duvarım da olmadığına göre yola devam!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Gökyüzü gibi şu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor” demiş ya şair, duvarın önünde durmuş ne yazıyor burada acaba diye düşünürken birden çocukluğu görüyoruz ellerinde lolipoplar… “Ne yazıyor çocuklar şu duvarda diyoruz?” “Okunmuyor” diyorlar… Dakikalarca baktığımız duvarı bırakıp birbirimize bakakalıyoruz. “Okunmuyor” işte bu kadar basit!... Neden bu kadar uğraştık ki bir duvar yazısıyla?! Cidden gökyüzü gibi şu çocukluk, maviyse mavi, siyahsa siyah, her durumda yalın!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metin çığırından çıkıyor. Uzuyor gidiyor. Gezi geniş detaylı, biz yazanlar detaycı. Ama artık şu aç karınları doyurmak, biriktirdiğimiz ve sizlere anlattığımız malzemeleri çantalara tıkıştırmamız için bir yere oturmamız gerekiyor. Malum seyyahlığı bırakıp eve dönmek zamanı da geliyor. Yemek yiyebileceğiniz en güzel yer tabi ki Samatya Meydanı’nda. Diziyle meşhur olan kebapçıların marifetlerini de görebilirsiniz, meydanın yanındaki ufak balık ekmekçileri de. Meydanın altında bir de midyeciler var. Samatya Midyecisi de denenebilir gibi duruyor. Ben denemiyorum, tercih meselesi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw_FAUX6DI/AAAAAAAAACM/WYMDlA0d1NQ/s1600-h/11.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236629821942392882" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw_FAUX6DI/AAAAAAAAACM/WYMDlA0d1NQ/s200/11.+foto.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Biz balık yemek istiyoruz ama bilmiyoruz. Kararsızca meydana bakıp fotoğraflar çekiyoruz. Balıkçı tezgâhlarını, onlara mundar ciğere bakar gibi bakan kedileri… Gözüme kenardaki dört tekerli tezgâhında tere, roka satan amca ilişiyor. Yanına gidip iznini alarak birkaç fotoğraf çekiyorum. Sonra da lakırdı ediyoruz biraz. Erzurumluymuş, adı Hayri. Amcaya soruyorum istasyon yanında yaşamayı, onun gürültüsünü patırtısını. “Alışılıyor” diyor, “alıştık” diyor. Haklı, neye alışılmıyor ki şu banliyö trenlerinin gürültüsüne alışılmasın. Ceyda Zeynep yemek yiyebileceğimiz, önereceği bir yer olup olmadığını soruyor. Hayri Amca bizi kolumuzdan tuttuğu gibi meydanın girişine yakın olan ufak bir balık lokantasına götürüyor. İçerideki ustaya da söyleyiveriyor hemen. “Bak bu arkadaşlar yakın, benim misafirlerim, iyi ilgilenin.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Uğur Dündar’ın akrabası olan teyze, hamamın yerini tarif eden asırlık Samatyalı, kilisenin önündeki adam, Malatyalı iki arkadaş ve rokacı Hayri Amca… Tüm bu birbirinden farklı insanları bir araya getiren bir şey var… Konuşmalarında, tavırlarında, bakışlarında, samimiliklerinde bir ortaklık. Cevabını aradığımız bir soru mu vardı? Evet, sokaklar değiştirir insanları. Ve bazen insanı için giderken insanlar bir yere bazen de insanı yüzünden kaçarlar bir başka yerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw_SIboN1I/AAAAAAAAACU/aRxKbuyfRgw/s1600-h/12.+foto.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5236630047458604882" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; CURSOR: hand" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw_SIboN1I/AAAAAAAAACU/aRxKbuyfRgw/s200/12.+foto.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;Lokanta ufak ama nezih. İçerisi dar, dışarıdaki masalar ise tam anlamıyla harika. Balık güzel, salata güzel. Tıka basa yiyoruz açıkçası. Rejim yapan gitmesin, rejim bozdurur bir lokanta! Fiyatları da cep yakmayan cinsten. Bu yemeğe bu fiyat az doğrusu. &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Huzur yenilen bir şey olsaydı sanırım tadı böyle olurdu, Samatya’da hamsi gibi. Teşekkürler Rokacı Hayri!&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;“Abdalın karnı doyunca gözü yolda olurmuş.” Biz de heybelerimizi doldurduk işte o soğuk Pazar günü kelimelerle. Dimağımızdaki yük iyice ağırlaştığından, karnımız da yemekle şiştiğinden artık evin yolunu tutabilmek için yeniden banliyö trenine biniyoruz. Geldiğimiz kadar olmasa da eskice bir tren yine. Banliyö penceresinden garda yürüyen insanların fotoğraflarını çekiyorum boş boş. İstediğim o koşuşturmacayı yakalamak sanırım ya da vakit geçsin ya da geçmesin hep kalsın anısı. Bilemiyorum dönüşte neler düşündüğümü. Sirkeci’ye yaklaşırken Topkapı’nın denize nazır heybetli yapısını yakından görmenin mutluluğuyla doluyor içimiz. Ve Sirkeci Garı’na giriyoruz. Peronumuz yine iki. Zaten ikinin de ayrı bir asaleti var değil mi? İki olmanın güzelliği.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Varışları sevdiğim kadar ayrılışları da sever oldum. Belki de, elimiz mahkûm bir gün herkesten, her şeyden ayrılacağımızı kabul ettiğim günden beri. Geldiğimiz yolları tersine yürüyerek istasyona çıkıyoruz. Sessiziz, bilmem yorgunluktan, bilmem soğuktan, bilmem tokluktan… Her ne olursa olsun bir şeyler biterken sorduğum o meşhur sorumu fısıldıyorum kendi kulağıma “tekrar yapar mıydın?” Cevabım mı? Bakınız fotoğraflara, bakınız yazıya…&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı da böyle bitti işte. Sonunda “son” yazmayan bir gezi yazısı. Çünkü daha ilk gezimiz, çünkü daha kenarında “yeni” yazması gereken bir köşenin sahibiyiz. Bir noktadan iki kalem geçirmeye çalışan bir ikili. Zeki-Metin ya da Cenk-Erdem olmasak da umarım dört gözümüz, çektiğimiz fotoğraflarımız, bize yardımcı olan Kadriye Soysal’ın fotoğrafları ve iki kalemimizle yeterince anlatabilmişizdir Samatya’yı. Tekrar gelip gelmeyeceğimizi zaten Ceyda neredeyse açık açık söylemiş. Demek ki İBB Şehir Rehberi’nden nokta gibi gördüğüm Samatya’ya iki kalemle bir işaret koymalı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktadan iki kalem geçti bile!&lt;/div&gt;&lt;div&gt; &lt;/div&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;(Boo! Dergi - Sayı 29 - Mayıs 2008)&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3498308235400486734-4428620783815761661?l=birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/feeds/4428620783815761661/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3498308235400486734&amp;postID=4428620783815761661&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/4428620783815761661'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3498308235400486734/posts/default/4428620783815761661'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://birnoktadanikikalemgecer.blogspot.com/2008/08/samatya-haziran-2008.html' title='Samatya... Mayıs 2008'/><author><name>kara kedinin golgesi</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3u0isCdcSCw/SKw8E1oREpI/AAAAAAAAAA0/mtEwy9HlRks/s72-c/1.+foto.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
